
Uygarlıklar, tek bir membadan fışkıran yekpare oluşumlar değildir; tam tersine değişik coğrafi bölgelerin, itikatların, lisanların ve hayat pratiklerinin asırlar içerisinde birbiriyle etkileşime girmesiyle vücut bulan devasa kültürel harmanlardır. Bu etkileşimlerin meydana getirdiği çok katmanlı strüktür, bir “motif medeniyeti” biçiminde de isimlendirilebilir. Tıpkı bir halının genel görünümünün, birbirinden ayrı fakat birbiriyle ahenkli nakışların birleşmesiyle mana kazanması gibi, medeniyetler de değişik kültürel ögelerin ortak bir estetik ve zihniyet evreninde bütünleşmesiyle şekillenir. Türk toplulukları, tarih sahnesi boyunca bu motif medeniyetinin en cevval ve kurucu unsurlarından biri olmayı başarmıştır.
Asya ismiyle andığımız bu kıta, insanlık uygarlığının filizlendiği yahut neşet ettiği odak noktalarını bünyesinde barındıran bir bölgedir. Şarktan garba doğru bir sıralama yaparsak Çin, Hindistan, Maveraünnehir, Türkistan, İran, Mezopotamya, Anadolu (Eski Yunan ve Roma’yı da kapsayacak şekilde) ve Mısır gibi pek çok kadim uygarlığın merkezi bu hat üzerinde konumlanmaktadır. Alfabenin keşfedildiği, ilk sulu ziraat faaliyetlerinin yürütüldüğü, yazının bulunduğu, ilahi dinlerin yanı sıra Budizm, Konfüçyanizm, Taoizm gibi pek çok inanç ve felsefi ekolün doğduğu bir yerdir burası. Bu topraklarda en az iki bin senedir Türk varlığının hüküm sürdüğünü bilmekteyiz. Buralara kadar ulaşan İslam dininin bayraktarlığını da bizler üstlendik. Bunun haricinde Musevilik, Hristiyanlık ve Şamanizm inançlarını tecrübe etmiş muhtelif Türk gruplarının izleri halen bu coğrafyada mevcudiyetini korumaktadır.
Benzer bir biçimde İslam Medeniyeti, Sümerlerden miras kalan Ortadoğu birikimini, ardından Yunan ve Roma kültürlerini geliştirerek kapitalist Batı dünyasına nakletmiştir. İslam ve Türk uygarlıkları, bu pencereden bakıldığında Avrupa’daki Rönesans hareketinin kaynağı olmuş; diğer taraftan Çin ve Hint dünyası ile Batı medeniyeti arasında bir köprü vazifesi görmüştür.
Tam da bu gelişim süreci dahilinde bir Türk-İslam vatanına dönüşmeye başlayan Anadolu’da beliren manzara; Türklerin Orta Asya’dan taşıdıkları değerler ile İran’ın devlet gelenekleri ve ideolojisinin, kökeni Mısır ve Sümer’e dayanan ilahi dinlerin sonuncusu İslamiyet’in ve Anadolu’daki yerel inançların bir araya gelerek oluşturduğu bir sentezdir. Bu tarihsel müktesebat, birbiriyle çatışmak yerine tam bir uyum içerisindedir. Bir başka ifadeyle, aynı kilimin değişik renklerdeki desenlerini oluştururlar. Zira bunların tamamı medeniyeti inşa eden yapı taşlarıdır.
İşte bu birleştirici karakter, Türklerin devlet inşa etme geleneğine de doğrudan sirayet etmiştir. Çünkü töreye istinat eden adalet prensibi, İslam hukukunun kaideleriyle harmanlanırken, kendisinden önceki kadim anlayışları bütünüyle dışlamamış ve onları da bu sentez havuzuna dahil etmiştir; sonuç olarak farklı inanç ve etnik kökenlere sahip kitlelerin barış içinde yaşayabildiği çok kültürlü siyasi yapılar filizlenmiştir. Bilhassa Osmanlı deneyimi, motif medeniyetinin siyaset sahasındaki en kuvvetli temsillerinden biridir. Millet sistemi, farklılıkları asimile etmeden bir arada tutabilme maharetinin kurumsal bir yansımasıdır.
Nitekim Türk milletinin İslamiyet’i kabul etme aşamasında da bu sentez inşası müşahede edilmektedir. Esasen Türklerin inanç dünyası, motif medeniyetinin somut bir tezahürü niteliğindedir.
Öyle ki 12. yüzyılda Hoca Ahmet Yesevi, eski Türk itikatlarının bakiyelerinin İslamiyet’in prensipleriyle kaynaştırılmasında; İslam’ın tevhidi savunan, domuz etini yasaklayan, akrabalık bağlarını önemseyen, zinayı ve ahlaksızlığı hoş görmeyen, ahiret inancını barındıran yönlerinin benimsenmesiyle Türk töresine uygun özgün bir İslami yorumun doğmasına rehberlik etmiştir. Yani İslam öncesi devirdeki Gök Tanrı inancı, doğayla uyum ve töre disiplini; Müslümanlığın kabulüyle birlikte yeni bir metafizik ve ahlaki zeminle bütünleşmiştir. Bu eklemlenme, ne maziye ait olanı tamamen kazımış ne de yeni geleni yabancı bırakmıştır. Aksine Türk-İslam tefekkürü, tasavvuf ekolünde görüldüğü üzere insanı merkeze alan ve hoşgörüyü esas alan bir perspektif üretmiştir. Bu tutum, değişik kültürlerin harmanlandığı geniş medeniyet sahalarının teşekkül etmesine olanak tanımıştır. Daha da mühimi, Türklerin İslamlaşması durdurulamaz bir boyuta ulaştığı gibi, örneğin Türk-İslam gelenek ve göreneklerinin taşıyıcısı olan sufilerin kararlı tebliğ çalışmaları sayesinde, başlarındaki hanların Müslüman olmasıyla Moğollar ve daha pek çok farklı etnik gruptan topluluk İslam dairesine süratle giriş yapmıştır.
Gelgelelim Türk usulü tasavvuf da bu minvalde şekillenmiştir; az evvel gayretli irşat faaliyetlerinde bulunduğunu belirttiğimiz sufiler de bu Türk tarzı tasavvuf sayesinde Moğolları ve diğer pek çok etnik çevreyi İslam uygarlığının bir parçası haline dönüştürmüştür.
Aslında sadece Türk tarzı tasavvufa değil, genel anlamda tüm tasavvufi ekollere bakıldığında, tarihi süreç çerçevesinde tasavvufun da Doğu, Batı ve Hint inançlarının İslam ve Gök Tanrı ritüelleriyle birleşmesinden doğduğu aşikar değil midir?
Örneğin Bektaşilik; tasavvufun “vahdet-i vücut” anlayışı ile Şamanizm, Budizm, Caferilik, Hurufilik ve hatta Yahudi inançlarının birbiriyle etkileşime girip harmanlandığı bir yoldur.
Aynı şekilde 1071 senesindeki Malazgirt Zaferi’nin ardından Orta Asya’dan gelerek Anadolu’ya yerleşen atalarımız, beraberlerinde getirdikleri kültürel değerleri muhafaza ederek kadim Anadolu’nun yerli ahalisiyle iç içe yaşamışlardır. Onları yok etme yoluna gitmemişlerdir. Onlarla kaynaşmış ve bütünleşmişlerdir. Hatta eski Anadolu uygarlıklarından devralınan tarihi mirası göz ardı etmeyerek bu değerlere de sahip çıkmışlardır.
Nitekim bugünkü Anadolu Türklerinin genlerinde başta Hititler olmak üzere o antik Anadolu medeniyetlerinin de izleri bulunmaktadır. Ecdadımız, eski Anadolu kültürlerinin ögelerini alıp kendi değerleriyle birleştirmiş ve bir kültürel sentez meydana getirmişlerdir. Eski Anadolu medeniyetlerini sahiplendikçe ve onları yaşattıkça itibarımız artar. İşte 1923 sonrasındaki Türkiye Cumhuriyeti de Atatürk’ün rehberliğinde bu vizyondan hareketle kendisini soy bakımından Hititlerin mirasçısı kabul etmiştir ki Atatürk’ün Hitit medeniyeti üzerine ne denli titiz araştırmalar yaptığı bilinen bir gerçektir.
Yani netice itibarıyla ifade edebiliriz ki, bizler motif medeniyetinin bir cüzüyüz. İşte bu motif medeniyetini teşkil eden kültürel harmanlanmadan Türk sanatı ve mimarisi de nasibini almıştır. Orta Asya’nın hendesi desenleri, İran’ın zarif bezemeleri, İslam estetiğinin mücerret bakış açısı ve Anadolu’nun mahalli unsurları; Selçuklu ve Osmanlı mimari üslubunda yeni bir kompozisyon kazanmıştır. Çini, hat, minyatür ve halı dokuma sanatında rastlanan motif zenginliği, yalnızca görsel bir tercih değil; çok boyutlu bir medeniyet kavrayışının dışa vurumudur.
Zira Altaylar ve Tanrı Dağları’ndan başlayıp Hindukuş üzerinden Anadolu’ya uzanan sahada Türk milleti; hissiyatını, fikriyatını, inancını ve yaşam tarzını nakış gibi ahşaba, cama, seramiğe ve suya nakşetmiş, hatta taşın bağrına kazımıştır. Beklentilerini ve arzularını ilmek ilmek kilimlere, halılara yansıtmıştır. Bu sayede yüzyıllardır işlenen ulusal motifler, bir kültürel kod olarak Türk süsleme sanatını incelikle şekillendirmiştir. “Kenz-i Mahfi”de varoluşun gizemi saklıdır. “Gizli bir hazineydim, bilinmek istedim” buyuran Mutlak Varlık, bu gizli hazinenin kapısını aralayarak kendi cemalini ve yetkinliğini sergilemek istemiştir. Alemlerin Rabbinden taşan bu güzellikleri eşsiz bir temaşa ile kendinden geçercesine izleyen sanatçı, dünyanın görünümlerini ve biçimlerini kendi hayal dünyasında yeniden kurgulayarak desen desen işlemiştir. Naili, mistik bir perspektifle ne güzel söyler:
“Mestane nukuş-ı suver-i aleme baktık Her birini bir özge temaşa ile geçtik”
Ve şunu asla akıldan çıkarmamalıyız ki, bozulmamış yegane güzellik ancak Allah’a mahsustur.
Platon, Yaratıcıyı başlangıcı ve sonu olmayan, artmayan ve eksilmeyen bir güzellik olarak niteler. Maddi dünyada gözümüze güzel gelen her şey, esasen mutlak güzelliğin bir yansımasından, yani ilahi zarafetin bir gölgesinden ibarettir. Bu haz veren güzellik karşısında esrime yaşayan sanatçı, yalnızca camı veya ahşabı değil, taşı bile elinde şekillenen bir sanat eserine dönüştürmüştür. Erzurum’daki Yakutiye ve Çifte Minareli medreseler ile Sivas Gök Medrese bunun en somut kanıtlarıdır.
İşte bu hususları yine benzer bazı örnekler üzerinden sunup irdelemek mümkündür. Şimdi bu misallere birlikte göz gezdirelim:
- Hayat Ağacı: Beşir Ayvazoğlu’nun saptamasıyla, nesneler ile kozmos arasındaki doğaüstü bağları anlamak ve somut varlıklarda mutlak güzelliğin ontolojik yansımalarını sezmek, estetik beğeninin temelini oluşturuyordu. Her türlü güzellik, eşyaya tasavvufi bir nazarla bakan klasik Müslümanlarda mistik bir vuslat, Tanrı ile birleşme coşkusu uyandırıyordu. Bilgeliği, yazgıyı, hayatı, ölümü ve ebediyeti simgeleyen “hayat ağacı” kozmik bir semboldür. Bu motif, Anadolu Selçuklu taş işçiliğinde sönmeyen bir tutkuyla tatbik edilmiştir. Gök Medrese’nin taş tezyinatında, ana girişin iki yanına simetrik olarak nakşedilen “hayat ağacı”, mitolojik inanışa göre evrenin üç katmanını birbirine bağlar. Alemin direği, hikmetin ve sonsuzluğun simgesi olan bu ağaca, “cennet ağacı” denilerek kutsallık atfedilmiştir. Mitolojiye göre ölümü temsil eden kökleri yerin dibinde, yaşamı temsil eden gövdesi yerüstünde, beka alemini temsil eden yaprakları ise semadadır.
- Geometrik Figürler: Orta Çağ’da yetişen Harizmi, İbn Heysem ve Ömer Hayyam gibi dehaların matematik ve geometri alanındaki muvaffakiyetleri, süsleme sanatına da nüfuz etmiştir. Geleneksel sanat dallarında filizlenen geometrik şekiller, sadece görsel birer unsur değil, aynı zamanda asırlar boyu derin anlamlar yüklenen sembollerdir. Kesme mozaik yöntemiyle işlenen üçgenler, altıgenler ve dikdörtgenler… Her biri, ebediyeti temsil eden mistik yapıların yüzeylerinde çınlayan sessiz birer melodi, varlığın sonsuz devinimine açılan pencerelerdir. Varlık bir daire gibidir. Bu dairenin başlangıç noktası ilk aklın mevcudiyetidir. İbn Arabi, Fütühat isimli eserinde alemin mertebelerini daireler çizerek izah eder. Bir merkez daire ve onunla kesişen diğer daireler… Sonsuzluğun simgesi olan daire; kainattaki nizamı, vahdeti ve bütünlüğü yansıtır. Tüm hendesi formlar, sınırsız bir potansiyel barındıran dairenin içerisinde kurgulanabilir. Daireden yola çıkılarak sonsuz sayıda motif üretmek mümkündür. Sanatkar öyle bir form ortaya koymalıdır ki, suyun üzerindeki akis gibi fani alemin geçiciliğine ve baki olanın sadece Allah olduğuna sürekli atıfta bulunsun. “Selçuklu Yıldızı” olarak da bilinen “sekiz köşeli yıldız” deseni, iki karenin aynı merkezde döndürülmesiyle oluşturulur. Dönel simetriye dayanarak tekrarlanan bu desenlerle sonsuzluk hissi uyandıran yıldız, estetik bir öge olmanın ötesinde, kozmik dengeyi ve ilahi nizamı ifade ederek metafizik manalar taşır: Ebediyetin simgesi olan Selçuklu Yıldızı, sekiz temel fazilete delalet eder: sabır, şükür, sadakat, merhamet, adalet, sırdaşlık, doğruluk ve cömertlik. Dünyanın temelini oluşturan dört unsuru da içinde barındırır: hava, toprak, ateş ve su… Ve iki alemin muvazenesini sağlayan dört ana yönü… Orta Asya’da “Türkistan Yıldızı” namıyla meşhurdur. Medrese, cami ve türbeleri bezeyen bu motif, Semerkant ve Buhara’daki yapıların çinilerinde kendini gösterir. Orta Asya’nın en görkemli yapılarından Özbekistan Semerkant’taki Bibi Hanım Camii, büyüleyici geometrik desenlerle ve metafizik alemi simgeleyen girift motiflerle donatılmıştır. Timur’un zevcesi için yaptırdığı bu camide, sekiz köşeli yıldızlar Yaratıcının sonsuz kudretine işaret ederken, dairesel formlar kainatın ahengini yansıtır. Anadolu’ya intikalleriyle beraber bilhassa Selçuklu mimarisinde beliren bu yıldız; kapı süslemelerinde, çini mozaiklerde ve taş işçiliğinde tezahür eder. Malatya Darende’deki Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Külliyesi’nin tavan bezemeleri ve Konya Karatay Medresesi’nin çini işçiliği bunun en güzide örnekleridir.
- Mukarnas: Anadolu’da geometrik süslemenin revaçta olduğu 13. asrın, bir tasavvuf ve tarikatlar dönemi olduğu, vahdet-i vücut doktrininin bu yüzyılda İran ve Anadolu topraklarında hızla yayıldığı bilinmektedir. Vahdet-i vücut öğretisi, mukarnas formunda da yankı bulmaktadır. Mukarnas, geometrik tezyinatın üç boyutlu tezahürüdür; çokluğun birlikten neşet etmesinin sembolüdür. Seyyid Hüseyin Nasr’a göre mukarnas, göksel arketiplerin yeryüzüne yansımasını ve semavi mekanın dünyaya inişini temsil eder. Bu bezeme stili, bir bakıma Tanrı’nın birliği ve kusursuzluğundan ilhamla tasarlanmıştır. Mukarnaslı taç kapılarda ve mihraplarda Allah’ın azameti ve mutlak kudreti sembolik olarak müşahede edilebilir. Niyazi Mısri’nin etkileyici tabiriyle;”Ademe eşyada esma görünür / Cümle esmadan müsemma görünürBu Niyazi’den de Mevla görünür / Kande baksan ol güzel Allah’ı bul”Nakkaş, adeta bir rüya sanatçısıdır. Mukarnasları taşa nakşetmek, muazzam bir incelik ve ustalık gerektiriyordu. Ancak sabırlı bir derviş gibi çalışan Selçuklu taş ustaları, geometrik prizma hücrelerini birbirine ekleyerek katmanlar halinde göğe doğru yükseltirdi. Taşın veya çininin yüzeyinde ışığın kırılmasını sağlayarak hareketli, derinlikli ve efsunlu bir gök kubbe inşa ederlerdi. Böylece bir hayali gerçeğe dönüştürürlerdi. 13. yüzyıl sonrasında Konya Karatay Medresesi, Divriği Ulu Camii, Sivas Gök Medrese ve Erzurum Çifte Minareli Medrese, bu estetiği zirveye taşımıştır.
Şimdi yalnızca mimari bir kapatma ögesi olmayıp, seyir zevkinin odaklandığı, bakışı disipline eden ve kavrayışı derinleştiren bir sanat alanı olan kubbeden söz etmişken; kubbe sanatının seyri dünyevi olandan metafizik olana nakleden güçlü bir araç olduğunun altını çizmeden geçmek eksiklik olacaktır.
Bakışın Yükselmesi ve Merkez Fikri
Kubbe, mimari tasarımı gereği bakışı yukarıya, odağa ve vahdete yönlendirir. Düz satıhların aksine, kavisli yapısı gözün kesintisizce dolaşmasına olanak tanır. Orayı temaşa eden kişi, bakışını tek bir noktaya hapsetmek yerine dairesel bir ritimle hareket ettirir. Bu devinim, İslam düşüncesindeki birlik fikrinin mekandaki karşılığıdır. Çokluk merkezde bütünleşir; seyir, zihni parçalanmışlıktan bütünlüğe ulaştırır.

Kubbe ve Kozmik Tasavvur
Kubbe, tarih boyunca semanın mimari bir izdüşümü olarak görülmüştür. Özellikle İslam sanatında kubbe, göksel alemi sembolize eder. Yıldız motifleri, sonsuzluk hissi veren desenler ve ışığın pencerelerden süzülüşü, bakışı kozmik bir tefekküre dönüştürür. Burada izlemek sadece estetik bir keyif değil; insanın kainattaki konumunu anlamasına yardım eden zihni bir yolculuktur.
Süsleme Sanatı ve Sessiz Dil
Kubbenin iç kısmındaki hatlar, tezyinatlar ve geometrik dizilimler, seyredilenin anlamını derinleştirir. Figüratif anlatımdan kaçınılması, bakışı maddeden manaya yöneltir. Ayetler ve Esmaül Hüsna, izleyeni okumaya değil, derin düşünmeye sevk eder. Bu “sessiz lisan”, bakışı içsel bir deneyime çevirir. Kubbe altında duran kişi, seyrederken aynı zamanda sükut eder.

Işık, Boşluk ve Zaman Duygusu
Kubbe sanatında seyrin en kuvvetli ögelerinden biri de ışıktır. Ziyânın kubbe kasnağından içeri süzülmesi, vaktin akışını görünür kılar. Günün değişik saatlerinde başkalaşan ışık, kubbeyi her an yeniden var eder. Bu devingenlik, seyri durağanlıktan kurtarır; bakış, zamanla birlikte akan bir tefekküre dönüşür.
Temaşadan Tefekküre
Kubbe sanatı, seyretmeyi bir son durak değil, tefekküre açılan bir kapı olarak kurgular. İzlemek burada bir tüketim değil, bir kavrayış sürecidir. Kubbe altında insan hem kendi faniliğini hem de mana arayışını hisseder. Bu yönüyle kubbe, kul ile ilahi olan arasında kurulan estetik bir köprü vazifesi görür.
Özetle kubbe sanatındaki seyrin önemi, bakışın terbiye edilmesi ve ruhun tekamülü ile ilgilidir. Kubbe, göze hitap ederken kalbi de imar eder. İslam mimarisinde kubbe, sadece seyredilen bir nesne değil; seyirle mana kazanan bir medeniyet beyanıdır. Bu sebeple kubbe sanatı, bakmanın ötesinde görmeyi, görmenin ötesinde ise idrak etmeyi önerir.
Şimdi bu konuyu, dışarıdan bir nazarla temaşada bulunan Niyazi-i Mısri’nin şu sözleriyle mühürleyelim:
BİR ÖZGE TEMAŞA
“Vech-i mutlak günde yüz bin çehreden yüz gösterir Yerde gökte anı yazar cümle nakkaşlar.”
Niyazi-i Mısri
Bu arada temaşa kavramından bahsetmişken, Türk kültür ve uygarlığında bunun pasif bir izlemeden ziyade; müşahede ederek kavrama, seyrederek hikmet çıkarma ve varlıkla bağ kurma biçimi olarak derin bir mana taşıdığını vurgulamalıyız. Bu açıdan temaşa, hem günlük yaşamın hem de estetik ve tasavvufi düşüncenin merkezindedir. Türk-İslam tefekküründe tefekkürle bir arada düşünülen temaşa, sadece gözü doyurmak için değil, zihni ve kalbi uyandırmak içindir. Doğa, sema, insan ve şehir; her biri birer temaşa objesidir. Bu bakış açısında dünya, Allah’ın gücünü sergilediği bir meydan; insan ise bu meydanda ibretle bakan bir şahittir. Orhun Yazıtları’ndan itibaren Türk metinlerinde görülen “görmek–bilmek” münasebeti, temaşanın bilgiyi doğuran bir eylem sayıldığını ispatlar. Görmek, idrak kapısının ilk anahtarıdır.
Temaşanın en rafine haline ulaştığı yer tasavvuf düşüncesidir. Tasavvuf, seyrederken ibret almayı esas kabul eder. Mevlana ve Yunus Emre gibi şahsiyetlere göre temaşa; görünenin ardındaki hakikati keşfetmek, zahirle yetinmeyip batını sezmektir. Bu bağlamda temaşa, bireyin nefsini aşarak gerçeğe yönelmesini sağlayan manevi bir disiplindir.
Yani Türk medeniyetinde temaşa, tüketici bir bakış değil, mesuliyet sahibi bir seyirdir. Müşahede edilen her şey, korunması gereken bir emanettir. Bu sebeple Türk insanı için temaşa; hikmet arayışı ve ahlaki bir farkındalık doğurur. Dolayısıyla temaşa, Türk medeniyet tasavvurunda sadece estetik bir tavır değil; varlığı anlamlandırma ve farklılıkları bütüncül bir perspektifle kavrama yeteneğinin temel bir parçasıdır. Bu nazar sayesinde Türkler, karşılaştıkları kültürleri dışlamak yerine onları seyreden, anlayan ve yeniden inşa eden bir dil kurmuşlardır. Bu vizyon, sanatta ve toplumsal hayatta sentez oluşturmanın zihinsel temelini atmıştır.
Öte yandan, Türklerin tanıdıkları her kültürü dönüştüren bu medeniyet dilini nasıl var ettiklerini anlamak istiyorsak, bu birikimi de doğru analiz etmemiz gerekir. Her devrin kendi etkileşimleriyle zenginleşen ve bir çığ gibi büyüyen bir müktesebattan bahsediyoruz.
Bu hatırlatma, bilhassa Türk tarihinin dönüm noktalarında atılan adımlara karşı, dönemin koşullarını hiçe sayarak hakarete varan eleştiriler yapanlar içindir. Oysa o değişimleri gerçekleştiren tarihi şahsiyetler, toplumlarını ileriye taşımayı amaçlamışlardır. Bu çevrelerin tutumu, bilimsellikten uzak ve hurafelere dayalı bir duygusallıktan ibarettir.
Söz konusu çevreler, gerçeğe gözlerini yumarak tarihi aldatabileceklerini zannederler. Ayaklarının altındaki zeminin kaydığını fark etmek istemez, çürük dallara tutunurlar. Yine de o acınası konumlarından ahkam kesmeye devam ederler. Başkalarını saf yerine koyan bu sözde bilgin kişilerin etkisi aslında çok kısa ömürlüdür. Tarih ve doğa, bu tür yanılgıların bedelini mutlaka ödetir.
İşte bu tipler, önyargılı tavırlarıyla tarih şuurundan ne kadar yoksun ve ideolojik saplantılar içinde olduklarını açıkça belli etmektedirler. Bu kişiler için “Muasır Medeniyet” tabiri sadece içi boş bir slogandan ibarettir. Kısacası karşımızda, bilimsel dayanaktan yoksun, yapay bir “çağdaşlık” yorumu durmaktadır.
Acaba çağdaşlık gerçekten bu mudur? İnsanlık tarihi boyunca çağdaşlığın tek bir tanımı mı olmuştur? Bugünün çağdaşı, dünün çağdaşını da kapsamıyor mu?
Bu suali özellikle şu iki gruba sormak elzemdir: Türklerin İslam dairesine girmesini bir benlik kaybı ve köleleşme olarak görenler ile Atatürk dönemi devrimlerinin inancımıza zarar verdiğini iddia edenler…
Oysa bu kesimler şu hakikati ıskalıyorlar: Türklerin Müslüman olması da, Atatürk’ün gerçekleştirdiği reformlar da asırlara sari bir uygarlaşma yolculuğunun iki değerli tezahürüdür. Tarihimizin bu iki büyük kırılma noktası, coğrafi hareketliliğin ve kültürel temasın bir neticesidir. Türklerin her iki dönemde de çağın öncü uygarlıkları arasında yer alma gayretini bu pencereden okumak gerekir.
Yani çağdaş uygarlığa yönelmek, tek bir döneme sığdırılabilecek bir olgu değildir. Her devrin kendine has bir çağdaşlık yolu mevcuttur. Dolayısıyla çağdaşlık kavramı tarihseldir ve zamanın ruhuyla bağlantılıdır. Bugünün modern olanı, yarının eskisi olacaktır. Onur Caymaz’ın eserinde ifade ettiği gibi zamanı durdurmak imkansızdır; çağdaşlık sürekli bir devinim halindedir. Onu durdurmaya çalışanlar, gerçeklikten kopuk bir dünyada yaşamaktadırlar.
Şu gerçek herkesçe iyi bilinmelidir: Eski çağların öncüleri, kendi dönemlerinin liderleri kalmaya devam edeceklerdir. Bugün modern tesislerden ekmek yiyoruz diye su değirmenine veya yel değirmenine saygısızlık edemeyiz. Bugünün önderleri de bir gün tarihteki yerlerini alacaklardır.
Bu sebeple ilericilik, bulunulan zamana göre ölçülür. İlerici olan, kendi devrindeki seçenekler arasında mücadele vererek öne çıkandır. 8. yüzyılın öncülerini, 20. yüzyılın kriterleriyle yargılayıp mahkum edemezsiniz.
Bu bakımdan Türklerin İslamiyet’i kabulünü bir yıkım gibi görüp Atatürk devrimlerini bu yıkımı durdurma hamlesi saymak ne kadar yanlışsa; İslamlaşmayı tek iman kaynağı görüp Atatürk devrimlerini küfür saymak da aynı derecede hatalıdır. Bunun yanı sıra, her millet etkileşim ve değişim rüzgarlarından etkilenir ve bu dalgalara karşı kendini tamamen kapatamaz.
Netice itibarıyla, bu yazıda sergilediğimiz tüm gerçekler ışığında, Türk tarihinin en belirgin vasfının geniş bir sahada süregelen hareketlilik ve kaynaşma hali olduğu söylenebilir. Bozkırlardan İslam dünyasına ve Avrupa’ya uzanan bu süreç, Türklerin kültürel havzasını zenginleştirmiştir. Bu temaslar karşılıklı etkileşimlerle yeni formlar doğurmuştur. Türkler, karşılaştıkları unsurları kendi özünü koruyarak sentezlemişlerdir. Kısacası Türkler, sadece askeri başarılarıyla değil, kültürler arası köprü kurma yetenekleriyle de tarihte iz bırakmışlardır. Motif medeniyeti dediğimiz bu muazzam yapıda Türkler, hem koruyucu hem de dönüştürücü bir görev icra etmişlerdir. Farklı renkleri bir anlam dünyasında birleştirme mahareti, Türk kültürünün en ayırt edici niteliği olarak güncelliğini korumaktadır.



