Bu denemede Yunus Emre’nin (1240-1321) “Dağlar ile taşlar ile” başlayan şiirinin, Endülüslü Muhyiddin’in (1165-1240) “Cemâdâttan (cansız nesnelerden) yüce bir mahlûkat yoktur” mısrası ile derin ilişkisine yaklaşmaya gayret edilmeye çalışılacaktır. Çünkü hem Yunus hem de Muhyiddin, vahdet-i vücûdun kurucu isimlerindendir. Tasavvuf okullarının kurucuları, insanlık düşünce tarihi açısından iyi bilinmeli ve araştırılmalıdır. Takipçiler çoğu kez kurucu isimlerin eserlerini açıklamaya/şerh etmeye çalışır. Dâvûd-i Kayserî (1261-1345), Niyâzî-i Mısrî (1618-1694) ve birçok mutasavvıf, vahdet-i vücûd okulunun takipçileridir.
Felsefe ve düşünce okulları için de bu kural geçerlidir. Örneğin: Sokrates (MÖ 470-399), Platon (MÖ 427-347), Aristoteles (MÖ 384-322) kurucu filozoftur. Fârâbî (870-950), İbn Sînâ (980-1037), İbn Rüşd (1126-1198), her ne kadar bu üstatlardan etkilenmiş ve onların yorumcusu olarak kabul edilmişlerse de İslam dünyasına has felsefî yol ve yöntemlerini de kurmuşlardır. Batıda bilinen felsefecilerin çoğu, Sokrates ve Platon’a dipnot düşmektedir.
Vahdet-i vücûdun zirve şahsiyetlerinden Yunus’un ilahisi şu satırlardan oluşmaktadır:
“Dağlar ile taşlar ile / Çağırayım Mevlâm seni / Seherlerde kuşlar ile / Çağırayım Mevlâm seni
Sular dibinde mâhî ile / Sahralarda âhû ile / Abdal olup yâhû ile / Çağırayım Mevlâm seni
Gökyüzünde İsa ile / Tûr dağında Mûsâ ile / Elindeki asa ile / Çağırayım Mevlâm seni
Derdi öküş Eyyûb ile / Gözü yaşlı Yakub ile / Ol Muhammed mahbûb ile / Çağırayım Mevlâm seni
Hamd ü şükrullah ile / Vasf-ı Kulhüvallah ile / Daima zikrullah ile / Çağırayım Mevlâm seni
Bilmişim dünya hâlini / Terk ettim kıyl u kâlini / Baş açık ayak yalını / Çağırayım Mevlâm seni
Yunus okur diller ile / Ol kumru bülbüller ile / Hakk’ı seven kullar ile / Çağırayım Mevlâm seni.[2]”
Yunus Emre’nin “Dağlar ile taşlar ile / Çağırayım Mevlâm seni / Seherlerde kuşlar ile / Çağırayım Mevlâm seni” dizeleri ile bu ilahisine başladığı görülmektedir. Bu başlangıç, bize Endülüslü sûfî Muhyiddin Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem adlı eserinin İshak faslındaki şiirinin mısralarını çağrıştırmaktadır. Yahut Muhyiddin’in sözleri Yunus’u hatırlatmaktadır:
“Fidyesi midir bir peygamberin koç kurbanı? / Nerede o acı meleme, nerede insan feryadı?
İnayet etti de Allah ya bize ya ona, o koçu yüceltti / Yüceliğin ölçüsünü acep nasıl bir terazide tarttı?
Develer kıymetçe ağırdır, buna kuşku yoktu / Ama kurbanlıkça değeri koçtan daha düşük oldu
Bir koç bilmem ki bakmadan cılız bedenine / Nasıl da oluverdi verdi de vekil, Rahman’ın halifesine?
Var bir düzen anlasana bu fidye işinde / Artmakta kazançlar, zararlarsa eksilmede
Daha üstün yaratık yoktur donuktan (cansızdan) öte / Sonra gelir bitkiler kendi ölçüsünce
Sonrakiler duyu sahibidir; hepsi de ariftir / Kesin delil gerekmez ona keşif yoluyla bilir
Âdem dediklerine gelince eksik olmaz boynundan / Bir boyunduruk ki mamul akıldan, fikirden, imandan
Sehl ve bizim gibiler düşünüyoruz böyle işte / İhsan mertebesine ermişiz hepimiz de
Gördüğüm gerçeği gören kişi / Söylediğimi görür açıkta ve gizlide
Sözüme muhalif söze sakın itibar etme / Kıraç toprağa boş yere tohum serpme
Sağır, dilsiz bunların hepsi; vermedi mi onlardan haber / Kur’an ayetlerinde o Masum Peygamber.”[3]
“Cemâdâttan (cansız nesnelerden) yüce bir mahlûkat yoktur (Daha üstün yaratık yoktur donuktan (cansızdan) öte). Ondan sonra da kadir ve kıymet dereceleri itibarıyla bitkiler gelir. Bitkilerden sonra gelenler de his sahibi olanlardır (yani hayvanlardır). (Bu üç sınıf varlığın) hepsinin de Yaratıcılarını keşif ile ve (bu husustaki) delillerin tartışılmasıyla bildikleri sabittir. Ama ‘âdem’ adıyla anılan mahlûka gelince, o akılla, fikirle ve iman bağı ile bağlıdır. Cemâdât dediğimiz cansız nesnelerin nefsi (egosu) yoktur. Bundan dolayıdır ki onlar Allah’ın emirlerine mutlak surette ve kayıtsız şartsız itaatkâr olurlar. Onların kullukları (ubûdiyyetleri), bu anlamda, kusursuz ve mükemmel olur. Onlar Allah’ın onların üzerindeki fiillerine çıplak bir şekilde tâbî olurlar; çünkü onlarla Allah Teâlâ arasında bir perde yoktur. Bu görüş açısından da varlık hiyerarşisinde en üst mertebeyi işgal ederler. İkinci sırada bitkiler gelmektedir. Bunlar büyürler, gıdalarını özümlerler ve çoğalırlar. Bu kapsamda bunlar kendiliklerinden hareket ederler ve bu kapsamda Hakk’a cemâdâttan daha da uzaktadırlar. Üçüncü sırada ise hayvanlar vardır. Bunlar his sahibidir ve istek ile irade faaliyeti sergilerler. Hislerle idrak ve istek, nefsin bir miktar faal olduğunu izhar eder. Ama hayvandaki nefis, insandaki kadar kuvvetli değildir. Cansız nesneler, bitkiler ve hayvanlar, akla sahip olmadıklarından Allah Teâlâ’yı tabiî bir ‘keşif’ ve sezgi ile bilirler. Buna karşılık insan akla sahiptir ve akıl da onun nefsini en uç sınırlarına kadar geliştirir; bundan ötürü de insan kendi nefsiyle perdelenmiş olur. İdeal kulluk açısından insan, varlık sıralamasında en aşağı sırada yer almaktadır. Bu sıralamada daha üste tırmanabilmesi için her şeyden önce, aslında kendisini insan kılmakta olan aklı def etmek ve akıldan türemiş olan bütün özellikleri de sıfırlamak zorundadır. Eğer bunda başarılı olursa o zaman hayvanların mertebesine terfi (!) edebilir. Bundan sonra da bitkiler ve daha sonra da cansız nesneler mertebesine terfi etmesi gereklidir. Ancak o zaman insan (kulluğun kemâli açısından) varlık sıralamasında en üst mertebede olabilecektir.”[4]
İsrâ Suresi’nin 44. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız. O halîmdir, bağışlayıcıdır.” Bu çerçeveden bakıldığında her nesnenin Tanrı’yı tesbih ettiği/andığı anlaşılmaktadır. Özellikle Yunus’un şiiri ve Muhyiddin’in açıklamaları ile cansız nesnelerden insanlara doğru varlık tarifine/tasnifine başlanması, bize insanların Kâbe’yi tavaf etmesinin kozmik ve metafizik temellerini de açıklamaktadır. Taştan ibaret Kâbe’nin Tanrı ile ilişkisi, beklentisizlik temeli üzerinden olduğu için Beytullah olmayı hak etmektedir.
Muhyiddin Arabî’nin “Cemâdâttan (cansız nesnelerden) yüce bir mahlûkat yoktur” vurgusu ile varlığı temellendirmesi, yüksek ahlakın beklentisizlik yüceliği açısından taş (cansız) ve insan arasındaki farkı netleştirmektedir. Beklentisizlik yücelik getirmektedir. İnsan da beklentisizliğe ulaştığında, yani ölü gibi cansızlığa ulaştığında (ölmeden önce öldüğünde), kemal yönünden uyanmaktadır.
Yunus Emre ve Muhyiddin Arabî’nin bu tespitleri ile taş gibi cansız nesnelerin beklentisizliğinin insanlara örnek olarak sunulması, düşüncenin olgunlaşması açısından yüksek ahlakın önemli bir idrak merhalesini temsil etmektedir. Sözlerimi, kıymetli dostum Mehmet Ali Esmer’in hatırlatmasıyla şu ayet-i kerime ile sonlandırmak isterim: “Kim Allah’a güzel (karşılık beklemeden) bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder. Daraltan da genişleten de Allah’tır ve O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara Suresi, 245. ayet)
Kaynaklar:
- İbnü’l-Arabî (2013). Fusûsu’l-Hikem. Çeviri ve Şerh: Ekrem Demirli, Kabalcı Yayıncılık, İstanbul.
- Yunus Emre (2015). Gönül Kardeşliği ve Yunus Emre. Hazırlayan: Hilmi Özden, Doğu Kütüphanesi, İstanbul.
- Toshihiko Izutsu (1997). İbn Arabî’nin Fusûs’unda Anahtar Kavramlar. Çeviren: Ahmed Yüksel Özemre, Kaknüs Yayınları, İstanbul.
- Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi (ESTÜDAM) Kurucu Müdürü
- Yunus Emre, Gönül Kardeşliği ve Yunus Emre, Hazırlayan: Hilmi Özden, İstanbul, 2015, s. 26-27.
- İbnü’l-Arabî, Fusûsu’l-Hikem, Çeviri ve Şerh: Ekrem Demirli, Kabalcı Yayıncılık, İstanbul, 2013, s. 85.
- Toshihiko Izutsu, İbn Arabî’nin Fusûs’unda Anahtar Kavramlar, Çeviren: Ahmed Yüksel Özemre, 1997, s. 190.
Henüz yorum yapılmadı.
İlk yorumu siz yapın! 👇



