GündemKitap

“Soyağacı” Işığında Epstein Bataklığı

Özet

Öznur Yılmaz, Soyağacı romanına Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Vatanı korumak çocukları korumakla başlar.” uyarısı ile giriş yapar. Eser 2021 yılında kaleme alınmıştır. Roman, güçlü ve zengin bir öngörüye sahiptir. Günümüzde (2026) Epstein skandalı ile çocukların korunmadığı ortaya çıkmaktadır. İstihbaratın o denli güçlendiği bir dünyada (CIA, MI6, MOSSAD vd.) bu utanç, nasıl olur da insanlığa ağır yükler getirmektedir?

Eserde, Şöhret ve Murat’ın bebekleri olarak dünyaya gelen Meryem, Murat’ın ABD 6. Filosu protestosu sonrası öldürülmesiyle Şöhret tarafından yabancı uyruklu okul arkadaşları Şeküre ve Ziya’ya evlatlık olarak verilir. Onların ise emperyalistlerle ilişkisi vardır. Şeküre, yeni doğanları hastanelerde karıştırarak soyu bozmakla görevlidir.

Şeküre ve Ziya, daha sonra İngiltere’ye gidince uluslararası pedofil sapıklara ölümsüzlük serumu pazarlayan kilit isimler olur. Meryem’i Mary olarak büyütürler. Mary, annesi ve babası sandığı Şeküre ve Ziya’nın ölümünden sonra onların nasıl korkunç bir çetenin üyesi olduğunu öğrenecektir. Romanın bebek ve çocuk kaçakçılığı ile ilgili kısmı, adeta günümüzde basına düşen Epstein bataklığını deşifre etmektedir. Bu yazıda romanın sadece bu boyutu kaleme alınmaktadır.

Giriş

Gazeteler: “ABD Adalet Bakanlığı’nın Jeffrey Epstein ile ilgili belgelerin ilk bölümünü 19 Aralık 2025 Cuma günü yayımladığını açıkladı.”

O günden bugüne ve gelecek günlerde neler ortaya çıkacağı kamuoyunca görülecektir. Çocuk istismarı, cenin ve bebek katliamlarına kadar birçok insanlık suçunun işlendiği gözler önüne serilmektedir. Ne yazık ki kendini elitler, seçkinler yahut seçilmişler sanan bir sürü insan dışı, insan görünümlü organizma bu suç örgütüne katılmıştır.

Bu noktada edebî bir roman olmasına rağmen belgesel nitelik taşıyan (E) Mak. Müh. Kd. Alb. Öznur Yılmaz’ın “Soysuzlar için Soyağacı[2]” isimli eseri, Epstein bataklığı ve benzerlerinin haber vericisi ve toplumları uyandırıcı aydın kalemlerden birine aittir. Karanlıkta kalmış toplumlar ve insanlar, mutlaka böyle kalemlerin ışığına ihtiyaç duyarlar. Edebî eserler veya kaynaklara dayanan bilimsel çalışmalar gözleri açar ve uyuyan gözleri rahatsız eder.

İnsanlığın rehavet uykusundan uyanması ve üzerindeki ölü toprağını atması gerekmektedir. ABD ve birçok ülke ile bağlantısı olduğu ortaya çıkan Epstein skandalı; bilim insanından siyasetçisine, sanatçısından iş dünyasına kadar kendilerini elit ve yeryüzünde ölümsüzlük hakkına sahip olduğunu zannedenlerin yaptıkları sorumsuzlukları, “adrenalin yükseltiyoruz” bahanesiyle doğal bir stres hormonunu karanlık dünyalarına karıştıranlara herhâlde insanlığın değil, tüm canlıların yüz karası demek gerekmektedir. Üstelik adrenalin, hastanelerin acil servislerinde ve yoğun bakımlarında hayat kurtarıcı bir ilaçtır. Her sağlık personelinin de yanında bulunması tavsiye edilir. Epstein skandalında çokça bahsedilen adrenokromun adrenalin türevi olduğu ve piyasada satıldığı bilindiğine göre komplo teorilerine bir yenisi daha mı eklenmektedir? Bu konuda, yani adrenokrom üzerinden bir şey söylemek için erken olsa da her hormon yahut kimyasal bileşiğin doz ve sürelerinin dikkate alınması, tıbbî çalışmalarda bilinen bir gerçektir. Vitaminler dâhil kimyasal bileşiklerin uygulanan süre, doz vd. birçok belirleyicileri ile faydalı yahut zararlı olabildiği bilinmektedir. Hayvan deneyleri yahut hücre kültürü çalışmaları yapanlar bunu gayet iyi bilmektedir. Klinik uygulamalar da bunu teyit eder. Bu yazıda “Soysuzlar için Soyağacı” romanının Epstein bataklığını yıllar öncesinden deşifre eden yönlerinin ele alınması amaçlanmıştır.

Soysuzlar için Soyağacı (Türkiye)

Soyağacı romanı, ABD altıncı filosunun İstanbul’a (Welcome 6. Filo) gelişi ile başlar. Evli bir kadın olan Hanife’nin Missouri zırhlısından bir askerî personelle eşini aldatması, soyağacının ilk (1. kuşak: 1946) bozulmasıdır. Bu yasak ilişkiden Şöhret isimli bir kızları olur. Yıllar sonra (2. kuşak: 1968-1969) Şöhret’in Murat isimli bir sevgilisi vardır. Şöhret ve Murat’ın aralarındaki beraberlikten Meryem isimli kızları dünyaya gelse de Murat’ın 6. Filo’nun geliş sonrası öğrenci protestoları sırasında öldürülmesi nedeniyle yabancı uyruklu arkadaşlarına onu evlatlık olarak verir. Arkadaşları “Şeküre ve Ziya, öğrenci gibi görünen ancak emperyalistler tarafından seçilmiş, özenle eğitilmiş ve çeşitli ülkelere bir vesileyle sızdırılmış yasa dışı örgüt üyesi sosyal ajanlardandı. Görevleri, bulundukları ülkelerde soyu bozmak için emperyalizm uşaklarını seçmek ve emperyalizme tehdit olabilecek, Murat gibi geleceğin kuvvetli seslerini tespit edip ihbar etmekti!” (s. 88).

Ziya, Meryem bebeğin babası ve vatanperver, antiemperyalist bir Türk genci olan Murat’ı ihbar etmiş, öldürtmüştü. “Şeküre’nin görevi ise Ziya’ya nazaran biraz daha ağırdı. Kadın olduğu için bulundukları coğrafyada dikkat çekmeyecekti. Şeküre, hastanelerin yeni doğan kliniğinde gezmek ve yeni doğan bebekleri beşiklerinde yer değiştirmekle görevliydi. Amaç netti. Birbirleriyle karışan bebeklerin gerçek aileleri ile bağlantıları kesileceğinden sosyal yapının organize olarak bozulması daha kolay sağlanacaktı. Soyağacının temelini oluşturan aile ortamında nüve, yani çekirdek çatladı mı düşüncelerin duygulardan bağımsız olması, dilin ise bambaşka telden çalması kendiliğinden kaos ortamını beraberinde getirecekti. Her kaos da bir süre sonra asıl sömürgecilerini ortaya çıkaracaktı.” (s. 89).

“Çekirdek ailede nüve çatlatılınca aile sandıkları ortamda yetişirken kan bağının yüklediği aidiyetle alakalı manevî değerlerden olabildiğince yoksun kalan nesil, bu eksikliklerini kapatmak amacıyla maddî değerlere ölümüne bağlanacaktı. Ne kadar doysa da tatminsiz olan yeni yeşeren nesle tam bağımlılık konusunda istenilen şekil en doğal yoldan verilebilecekti. Toplumun genel kesimi de üzüm üzüme baka baka kararacaktı! Tek bir merkezden kontrol edilip yönetilecek, milliyet, zürriyet ayrımını ortadan kaldıracak ve tüm sınırları yok edecek dünya vatandaşlığı düzeninin zemini yıllar öncesinden üst akıl tarafından hazırlanmıştı. Yenidünya düzenine geçilirken, yani rahmanî düzen yıkıldıktan sonrası için de gereği düşünülmüştü. Soyağacının en temel taşı, çekirdek ailede nüveyi çatlatmak. Zira inanç ve etnik ayrımlarla coğrafyayı karıştırmak ancak bir zamana kadar mümkün olabilecekti. Yani X, Y kuşağı tamamdı da Z kuşağı için de gereği düşünülmüştü!” (s. 89).

“Bilinçli ve farkındalığı yüksek, gümbür gümbür gelen Z kuşağının başkaldıran, kafa tutan isyanı emperyalizmin işine gelmiyordu. Çünkü emperyalizmin ekmek kapıları, inanç ve etnik ayrışmalardı. Bilim, teknoloji ve yeni oluşum ekseninde din eski gücünü yitirdikçe emperyalizm, farkındalığı yüksek nesil için de yıllar öncesinden yenidünya düzeni bağlamında önlemini almıştı. Kişiye özel farklı senaryo çoktan yazılmış, zar atar gibi kültür motiflerine işlenmişti. Bu plan, dinler muazzam güçlerini kaybettiği anda uygulamaya geçirilecekti. Amaç, yeni nesle yaptığından ya da ona yapılandan utanmamasını öğretmekti. Yani vicdan diye bir şey olmayacaktı… insani değerler sömürülürken kalpler nasır tutacak, olup biten kendi başına gelmedikçe kimse umursamayacaktı. Bu planda ‘Önce ben’ vardı. ‘Sonra ben, hep ben’ vardı. Uluslar üstü sosyal düzenin sağlanması için herhangi bir ahlaki anlayışın, tüm inanç sisteminin, vatanseverlik gibi ulvî değerlerin ve insan haysiyetinin hiçe sayılarak yok edilmesi ya da talan edilmesi planın aşamalarındandı. Plan işlevsellikten uzakmış gibi görünse de soyu bozmanın amacı, göz dikilen coğrafyaya topyekûn saldırıp imha etmek değildi. Emperyalizmin istediği model, her şartta insanın insanı rahatça sömüreceği zeminleri oluşturmaktı. Kurulacak sistem insanı yaşatmak değil, sömürmek üzerineydi. Ta ki sömürülecek bir şeyleri kalmayıncaya kadar… Teknolojinin insan hayatında ilerlemesi bilgiyi eninde sonunda sömürülen ve oyuna getirilen cahillerin bile gözlerinin önüne serecekti. Sonrasında onlar bile uyanacaktı. Çünkü günümüz teknolojisinden bilinçli faydalanan nesil için doğru ile yanlışı ayırt etmek de kolaylaşmaktaydı; bu durum onları sömürecek sistemin işini hem kolaylaştırıp hem de zorlaştırmaktaydı. Ancak bu tehdidi bertaraf etmek de yeni kurgulanan planda kolaydı.” Eğitim sistemi türlü bahanelerle en çarpık hâle sokulacaktı. Emperyal hülyaya hizmetteki en kolay ve en etkili mihenk taşı bulunmuştu (s. 90). Zira neslin kırılması ve geriden gelenlerin emperyalizmin niyeti doğrultusunda kayıtsız şartsız hizmet etmeleri için eğitim sisteminin çöküşüne sabretmek gerekliydi. Malum, her şeyin başı da sonu da eğitimdi! Eğitimde sadece iki nesil kaybedildi mi geriden gelen nesilden ne ailesine ne de milletine yarar gelmeyeceği açıktı. Hedef buydu. Çünkü emperyalizm gözünü diktiği coğrafyada, hedef aldığı ülkede amaçlarını gerçekleştirmek için sinsi planlarını uzun vadeye yayar. Hedef, ortalama yirmi yıl içinde nesiller arasındaki nüveyi çatlatabilmektir. Bunun için toplum mühendisliği ve sosyal mühendislik stratejilerini kullanır. Bu kara büyü gibi stratejiyle, uzun vadeli propagandalarla halkın önceden değer verdiği her şey ama özellikle ülkenin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk gözden düşürülecektir. Örümcek ağı gibi sarılan iyi bir hikâyenin arasına gizlenen türlü mesajlar ile de algı yanılması oluşturularak halk, doğru bildiği şeylere önce şüphe ile yaklaşacak, daha sonra doğruların yerini yalanlar alacaktır. En ileri safhada da tepkisizleştirilen ve sıkı sıkıya maddiyata sarılan nesle verilen talimatlar otomatik kabul ettirilecektir. Böylesi cehaletle yetişen şuursuzlar, emperyalizmin karanlık niyetlerini adeta kanlarının son damlası kalana kadar onlardan bile daha hararetle savunurlar. Emperyalizm ise koltuğuna yaslanıp seyre dalmıştır. Bu kanı bozuk yöntemde her şeyin çok yavaş, sezdirmeden ilerlemesi esastı. Ancak sonuç kesindi. Zincir en zayıf noktasından kendiliğinden kırılacaktı. Hastalıklı genler, aileler arasında birbirlerine en doğal ve en kolay yoldan bebek değişimleriyle bulaştırılacaktı. Ailelerin ruhu bile duymadan soyu bozma eylemlerine start verilmişti. Ne kadar çok bebek değiştirilebilirse hain plan o kadar rayında işleyecekti. Bu yöntem misyonerlikten daha etkiliydi. Manevî değerler yerine geçen maddî tutulmaları da yeni neslin arasına sokmak emperyalizm için çocuk oyuncağıydı. ‘Hep ben’ diyen, hiç vermeden hep almak isteyen doyumsuz bir gençlik yetişecekti (s. 91). Çevrelerinde ne dolap döndüğünü önemsemeyen, ellerindekiyle yetinmeyip avazı çıktığı kadar “daha iyisi benim hakkımdır” diye bağıran —hakkı olmasa da— başkasının elindekine göz diken bir nesil. Şeküre ve Ziya da plandaki asıl yerlerinin ne olduğunu henüz sökememişlerdi. Sistem diye tanımladıkları matrisin içinde kendilerine verilen görevleri layıkıyla yaptıkça, yani acımasızlıkları ölçüsünde edindikleri terfiler ile piramidin üst basamaklarına hızla tırmanıyorlardı. Bu mevkide insan diye bir şey yoktu! Matris içinde insanın insanı sömürmesi, ama özellikle ilk etapta çocukların sömürülmesi amaçtı. Şeküre ve Ziya, ilerleyen yıllarda “ölümsüzlük serumu” adı altında şişelenip dünya genelindeki pedofil sapıklara açık artırma ile satılan “adrenochrome”un uluslararası trafiğinin üst düzey kilit isimlerinden olacaklardı (s. 92).

Adrenokrom

Burada Epstein bataklığında (skandalında) da bahsi çok geçen adrenokrom üzerinde durmak gerekiyor. Adrenokrom, Hunter S. Thompson’ın 1971 tarihli “Fear and Loathing in Las Vegas” romanı ve 1998 yapımı filmi ile tanınmıştır. Hem roman hem de filmde adrenokromun insanlardan elde edilen halüsinojen madde olarak tanımlandığı görülmektedir. Fakat bu maddenin tedavi edici, gençleştirici bir özelliği henüz keşfedilmemiştir.

Her klasik kaynakta ifade edildiği gibi “adrenokrom, adrenalinin oksidasyon ürünüdür ve ilgili katekolaminlerin oksidasyonunda kolayca elde edilen aminokromlar olarak bilinen kırmızıdan mora renkli indolin-5,6-kinonlar ailesinin en bilinen üyesidir” (Heacock & Powell, 1975: 277). Panfilov ve arkadaşlarının (2025) “Epinefrinin (Adrenalin) Fotokimyasal Salınımı Sırasında Toksik Yan Ürün Oluşumunun Azaltılması” isimli çalışmasında “adrenalinin (epinefrin) fotokimyasal salınımı, nöro ve kardiyotoksik etkilere sahip olan adrenokrom oluşumuyla birlikte gerçekleşir.” denmektedir. Panfilov ve arkadaşları bu etkiyi ayrıntılı olarak incelemek için iki “kafeslenmiş” (bileşenlerden birinin oluşturduğu boşlukların başka bir bileşene ait atom ve iyonlarla doldurulmasıyla oluşan bir kimyasal bileşik) adrenalin analogu (başka bir bileşiğe yapısal açıdan benzese de işlevsel ve alt gruplarda farklılık göstermesi durumu) sentezlemiş ve karşılaştırmışlardır. Bu analoglardan ilki adrenalinin amino grubuna bağlı bir orto-nitrobenzil koruyucu gruba sahip klasik bir bileşiktir. İkinci analog orto-nitrobenzil grubunu korumakla birlikte ek bir karbamat bağlayıcı içermiştir. Her iki bileşiğin fotolizi (bir kimyasal bileşiğin moleküllerinin ışığın [fotonların] emilimiyle parçalandığı kimyasal reaksiyon) aynı koşullar altında gerçekleştirilmiş ve elde edilen ürünler UV-Vis spektroskopisi (ultraviyole ve görünür ışık absorpsiyon spektroskopisi), kromatografi (karışım hâlindeki maddeleri analiz etmek, saflaştırmak ve miktarını ölçmek için kullanılan yöntem) ve NMR teknikleri kullanılarak analiz edilmiştir. Şaşırtıcı bir şekilde klasik bileşik adrenokrom oluşumuna yol açarken karbamat tipi kafeslenmiş adrenalin bu yan ürünü üretmemiş ve aktif maddenin temiz bir şekilde salınmasını sağlamıştır. Sonuç olarak bu makalede bir karbamat bağlayıcısının adrenalinin “kafesli” bir analoğuna eklenmesinin ürünün kafesten çıkarılması sırasında foto-oksidasyonunu azalttığı gösterilmiştir. Bu, nöro ve kardiyotoksik etkilere sahip adrenokrom ve alt ürünlerin oluşumu olmadan adrenalinin temiz bir şekilde üretilmesini sağlamıştır. Çalışma daha sonra yeni karbamat tipi “kafesli” adrenalinin in vitro trombosit aktivasyonu için uygulanabilirliğine de örnek teşkil edecektir (Panfilov, 2025: 10).

Adrenalin ve adrenokromdan benzerliğinden farklı olarak “Clostridium botulinum” bakterisinin ürettiği bir toksin olan botulinum toksini de örnek verilebilir. Tıbbî uygulamalarda gerekli durumlarda ve minimal dozlarda örneğin kas tonusunda azalma, inme hastalarındaki üst ekstremite (kollar) spastisitesinde (kas hareketlerinde) botulinum toksini hastaların iyileşmesine katkıda bulunmaktadır. Aynı botulinumun bir tatlı kaşığı kadarı ise teorik anlamda (pratikte mümkün olmasa da) 85 milyonluk Türkiye’yi biyolojik silah olarak yok edebilme gücüne sahiptir.

Soysuzlar için Soyağacı (Londra)

Meryem’i de yanlarına alan Şeküre ve Ziya, daha sonra Türkiye’den ayrılır ve Londra’ya yerleşirler. Evlatları gibi gösterdikleri Meryem ile hiç dikkat çekmezler. Meryem’in adını da Mary yapmışlardır. Mary burada büyür; anne ve babası olarak Şeküre ve Ziya’yı bilir. Londra’da David isimli biriyle evlenir (1990: 3. kuşak). Bu evlilikten Adam isimli bir çocukları (2000’ler: 4. kuşak) olsa da boşanırlar.

“Boşanma sonrası yıkılan hayatını geri toplayıp ayağa kalkmaya çalışan Mary, annesi Şeküre’yi ve babası Ziya’yı ruhunda deprem etkisiyle ansızın Londra’da toprağa verdikten hemen sonra baba evine döndüğünde şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Elini atıp açtığı her çekmecenin ya da kilitli her valizin içinden tomar tomar para ve külçe külçe altın çıkmıştı.” (s. 182). Bu paralar illegal bir hayatın birikimidir. Üvey babası ve üvey annesi, uluslararası çetenin organizatörleri olarak çok servet edinmişlerdir. Hâlbuki Mary, Ziya’yı mütevazı atölyesinde çalışan biri olarak bilmektedir.

Mary (Meryem) “Evlerinin garajına yöneldi. Babası, evdeki vaktinin çoğunu bahçedeki garajın içinde bakımsız, dökük atölyesinde tek başına geçirirdi. Dışarıdan bakılınca her şey ne de köhne görünüyor ve çevresindeki her şeyle yamalı bohça gibi sırıtıyordu. Babası her bulduğunu garajın içine tıkmıştı. Düzen yoktu. Her şey üst üste yığılmıştı. Hiçbirine yıllarca el değmediği her şeyin toz ve pislik içerisinde olmasından belliydi. Kapının harap hâlinden de belliydi ki içeride ne var ne yok hiç de merak edilmemişti.” (s. 182).

“Babası Ziya’nın ıvır zıvır şeyleri tamir ettiğini sandığı atölyesinin sözümona derme çatma tahta kapısını açtığında ise gördüklerine asıl o an inanamadı. Harap kapının içerden açılan tarafındaki ikinci kapı adeta bir uzay mekiğine açılıyordu. Plazma ve ışın lazerle kesilen monoblok paslanmaz çelikten, sur gibi kapıyı otomatik açmak için neyse ki göz retinası istenmiyordu. -Belki de babası özellikle önlem almak için yapmıştı, kim bilir?- Teknoloji çağında biyomedikal ve moleküler biyolojinin mikro yazılım ile bu kadar ilerlediği çağda, canlıyken iradesi dışında herhangi bir zorlamaya karşı retina ile değil de aklı ile karşılık verebilmek için şifreyi eski usul ile sağlamlaştırmıştı. Malum, insanlığa henüz çip takılmamıştı. Beyni kodladığı ‘password’u koruyacak hâkimiyetteydi. Yani kapının şifresini rızası dışında kurcalayanlara karşı en ilkel yöntemle tedbirini almıştı. Kapı zorlandığı anda içeride ne var ne yok demeden kendini imha edecek düzenek kapının gerisinde profesyonelce tuzaklanmıştı. Çok az kişi bilirdi Londra’da Mary’nin ‘Meryem’ olduğunu. Mary şansını denemeye karar verdi; şifre ‘Meryem’ olabilirdi. İsmini tuşladı; evet, haklı çıkmıştı, gizli kapı açıldı. İçeri girdiğinde ise askerî üsteymiş hissine kapıldı. Teknoloji fakiri sandığı, her hâliyle mülayim, hayatını otomatiğe bağlamış, işinden eve, evden işe ve bir de derneğe gidip gelen, kendi hâlinde yaşayıp giden babasına inanamıyordu. Hatta babasının başka herhangi bir şeyden anlamadığına yemin bile edebilirdi. Mary’nin ağzı açık kalmıştı. Şaşırmayıp da ne yapsın? Garajdaki teknolojiyi görse Elon Musk’ın bile gözü kamaşır, ağzının suyu akardı.” (s. 183).

“Bilgisayar ekranı açılınca ortaya çıkan resimler korkunçtu. Bir iki resim ve görüntüden fazlasını izleyemedi Mary. Ağlamaya ve kusmaya başladı. Çocuk kaçakçılığının dünyadaki en büyük ticaret alanlarından biri olmasının sebebi sadece seks değildi. Fazla dillendirilmeyen ancak dünya tarihi kadar eski ‘adrenochrome’ şeytani ayinlerinin günümüzde de varlığının kanıtları gözünün önündeydi. Resimler ve videolardaki işkence gören çocukların değil bedenleri, gözlerinin akı dahi artık beyaz bile değildi. Kan revandı. Acı ve korkudan göz damarları çatlamış, gözlerinin tamamına kan oturmuştu. Küçücük bedenlere yapılan işkencenin boyutu korkunçtu! Stres, korku ve dehşet altında acımasızca işkence gördükten sonra bu yavruların minik vücutlarından pompalanan adrenalin hormonu içeren kan açık artırma ile satılıyordu. Alıcı listeleri ne kadar da uzun ve talep nasıl da çoktu. Sıraya dizilmişlerdi. Çarşaf çarşaf listelerde dünyanın dört bir yanından itibarlı, sözümona çok saygın isimler ayrı gruplar hâlinde bir araya toplanmıştı.” (s. 184).

“İksir dedikleri, şişelenen temiz enerjiye sahip olma yarışına giren bu vampir yaratıklardan bazısı o kanın ne şartlarda şişelendiğiyle de ilgilenmiyordu. Bu, organ mafyasına parasını bastırıp kendisine ya da bir yakınına organ satın almak gibi bir şeydi. Ya da kürk giyip et yiyen sözde hayvan severler gibi… Onlara göre ne vardı ki? Parasını bastırmış, almışlardı. Onlar almasa başka birisi nasılsa alacaktı. Vampirlerin vicdanları rahattı… Mary’nin ruhu kararmıştı. Gördükleri karşısında yüreği cayır cayır yanıyordu. İyi kalpli babasının nasıl kalpsiz biri olduğunu anlamıştı. Babası Ziya, uluslararası pedofili trafiğinin üst düzey yöneticilerinden biriydi. Dünya şeytani bir ağ tarafından yönetiliyordu. İngiltere, Avustralya ve Amerika bu şeytani şebekenin güç kaynağıydı. Enerji, şeytani şebekenin ‘tünel’ adını verdiği yeraltında gizli sığınaklarında hapsettiği, genellikle Uzakdoğulu ve Ortadoğulu ‘batarya’ dedikleri çocuklardan akıyordu. Çoğu kaçırılmıştı ya da pedofili, tecavüz, işkence, cinayet ve soyu bozma eylemleri için özel üretiliyordu. Şeytani ağın katılımcılarına pedofil sapıklar, üye deniliyordu. Sistem suça ve vahşete karışan tüm üyelerin, her birinin işledikleri suçun infaz bedelinin ödendiği bir ücret karşılığında çalışıyordu. Ödediği paraya göre kademe kademe… Bir piramit gibi. Ayinleri ekrandan izlemek, ayinin olduğu mekânda camın gerisinden ayini izlemek, bizzat ayine katılarak ama eyleme katılmadan izlemek, ayine katılmak ve ayinde başrol ya da tali rol üstlenmek; hepsi için ayrı para ödenirdi. Ancak adrenochrome için, yani kurban edilen çocuktan akan kanı içmek için para basma ayin tamamlanmadan internet üzerinden açık artırma yöntemiyle yapılırdı. Parayı bastıranlar arasında yani ekran karşısında ya da ayinin yakınında ya da tam içinde olan katılımcıların asıl enerji patlaması masum canlar acı içinde çığlık attıklarında yaşanıyordu. Medeniyet yalanı ile evrimleştiğini sanan insanlık günümüzde de ilkel çağda arenada toplanan kalabalıktan farksızdı.” (s. 185).

“Adına ritüel denen dünün sapıklığını bugüne taşıyan inanılmaz bir yeraltı endüstrisi vardı. Küçük çocukların yakalanmasından, işkence görmesinden, kanlarının boşaltılmasına, ‘adrenochrome’un satılmasına kadar giden ama bununla bitmeyen bir süreçti bu. Öldürülen çocukların ve özellikle kürtaj yoluyla alınan fetüs ve bebeklerin vücut parçalarını aşılarda ve pahalı krem içeriklerini oluşturmak için kozmetik sanayiine satmak sektör için sıradan finans kaynaklarıydı. Her bir çocuk için para peşin alınıyordu. Sisteme giriş yapanların ve alacaklarını alanların kayıtlardan isimleri derhâl siliniyordu. İsimler sadece birkaç kişinin, o da Mary’nin babası Ziya gibi üst düzey yöneticilerin kayıtlarında yer alıyordu. Yeni bir üye sisteme daha önce giriş yapan eski bir üyenin tavsiyesi ve referansı ile detaylı araştırma ve ön izleme ile uygun görülürse kabul ediliyordu. Kurbanlar dünyanın dört bir yanından ama özellikle az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerden kaçırılan çocuklar veya sırf bu şeytani sapıklık için tünelde özel üretilen çocuklardı. Bu organizasyon piramidinin en alt seviyesinde sokak çeteleri, sonra kendi aralarında organize olmuş mafya mensupları, uluslararası terör örgütünün finansörleri ve üst akıl yöneticisi paranın baronları vardı. Elitler kulübü üyeliğine kabul edilenler normal pedofil oluyordu. Yani sadece çocuklara tecavüz. Ritüellere katılmak içinse elit, VIP yani soylu olmak, bu tanıma dâhil olmak gerekirdi.” (s. 186).

“Ayinlerde çocuklar ya hipnotize ediliyordu ya da uyuşturucu enjekte edilerek serseme çevriliyorlardı. Üyeler fiziki eyleme geçmeden önce önlerindeki çorbada bulunan bütün hâlindeki cenini iştahla parçalayıp yiyorlardı. Özellikle sekiz dokuz yaşında hamile kalan çocuklar kürtaj edilip alınan ceninler yıkanmadan çorba için kullanılıyordu. Doğum sonrası kadından atılan plazmanın habersizce toplanıp güzellik kremlerinde kullanıldığı bilinen bir gerçekti. Ancak bazı hastanelerden ceninler de toplanıyordu. Satanist pedofili ayinler için ceninler hamile çocuk annelerden özellikle üretiliyordu. Ayin sırasında çocuk anneden alınıyordu. Canlıyken işlem yapılıyordu.” (s. 187).

“Pedofil çetenin eline geçmiş, istismar edilen mağdurlardan canlı kalanların ifşa ettiği itiraflar medyada sayısız kez yer bulmuştu. İtirafları ile derin devlet tarafından yönetilen sübyancı çevrelerinin şeytanî ayin ve tacizlerini açıklamakla kalmamış, sapık pedofil devlet başkanlarının, siyasetçilerin, ünlü iş insanlarının, din adamlarının ve saygın görünümlü Hollywood artistlerinin VIP partilerde ne haltlar işlediklerini de deşifre etmişti.

Mary yıkılmıştı.

Yoksa annesi de mi biliyordu? Evet.” (s. 188).

“Mary bir an bile tereddüt etmeden ölmüş anne ve babasını ihbar etti. Tüm belge ve delilleri de polise teslim etti. Sadece Londra’da değil dünyanın birçok yerinde özellikle kimsesiz çocukların barındığı yurtların altı tünelden geçilmiyordu. Krokilerde belirtildiği üzere çoğu tünelin bağlantısı kutsal sayılan bir ibadethanenin direkt kapısına açılıyordu. Korkunçtu. Tünel denilen ağı düşündü. Dünyada ne kadar tünel olabilirdi? Filipinler’i düşündü. Bu ülke yedi bin altı yüz kırk bir adadan ibaretti. İnsan ticareti için ağ üzerindeki tünellerin olası sayısını düşününce Mary dehşete kapıldı. Felaketin büyüklüğü bedenini zangır zangır titretiyordu.” (s. 189).

Soyağacı romanını teyit eden bir olayda kapsamı tam olarak bilinmese de “New York’ta Brooklyn Crown Heights 770 Eastern Parkway’de bulunan ve Yahudilerin yoğun olarak kullandığı ‘Chabad-Lubavitch World Headquarters’ adlı sinagog polis baskınına uğradı. Baskında sinagogun altında kazılmış gizli tüneller tespit edilmesidir.” (Gazeteler: 10 Ocak 2024, Euronews).

“Devletler ne yapıyordu? Ne işe yararlardı? Dünyada olup bitene ne kadar yakın, ne kadar uzaktılar? Yoksa hepsi mi bu endüstriden nemalanıyordu? Yoksa bazısına sus payı mı dağıtılıyordu? ‘Bağımsız ülke yok, birbirine bağımlı ülkeler var.’ sözünden ne anlaşılırdı? Düşünüyor ama işin içinden çıkamıyordu. Misyonerlik ya da halkına ne kadar dindar bir hükûmet olduğunu gösterme yarışında olanlar, Tanrı’nın ismiyle ve din kardeşliği adına elinde kutsal kitapla boy gösteren yetkililer tünellerin varlığını bilmiyorlar mıydı?” (s. 189).

“CIA, MI6, MOSSAD gibi ‘anlı şanlı!’ istihbarat örgütlerinin de mi haberi yoktu olan bitenden? Tünel hadisesinde yeraltı örgüt faaliyetleri ile yerüstü faaliyetler karmakarışıktı. Fareler ve insanlar boşuna beraber yaşamıyordu. Fareler garanti yukarıdaydı.” (s. 190).

Soyağacı (2021) romanının bir kısmında geçen bu olaylar zinciri, Epstein skandalı (2026) ile adeta bire bir örtüşmektedir. “Gazeteler: Epstein skandalı Kraliyet Ailesi’ne sıçradı… Eski prens sorgulandı vb.” (20 Şubat 2026).

Sonuç

Öznur Yılmaz’ın çok yönlü bir romanı olan “Soysuzlar için Soyağacı”nda Epstein bataklığını önceden adeta haber verircesine Türk toplumunu aydınlatmaya çalıştığı görülmektedir. Günümüzde istihbarat çalışmaları her türlü disiplinin verilerini kullanarak çalışmaktadır. Hatta İngiliz dış istihbaratı MI6, “military intelligence” ile kendisini ifade etmekte, entelektüel yönünü vurgulamaktadır. Mutlaka istihbarat teşkilatları açık istihbarat medyayı takip etmekle birlikte akademik disiplinleri ve aydın insanların kaleminden çıkan eserleri okuyan, değerlendiren birimleri de güçlendirmelidir. Çünkü istihbarat (intelligence demek daha isabetli) başlı başına bilimsel, sanatsal ve üstün yetenekler içeren bir faaliyettir. Bu çerçeveden bakıldığında “Soyağacı” romanı önemli laboratuvar verileri de sunmaktadır. Edebiyatçılar ve kültürel antropologlar içinse Türkiye’nin sosyal değişiminin anahtarı niteliğinde, öngörü ve derin gözlem içeren edebî eser özelliğine sahiptir.

Kaynaklar

  • Öznur Yılmaz, Soysuzlar için Soyağacı, Gölkitap Yayıncılık, İstanbul, 2021.
  • Öznur Yılmaz, Soysuzlar için Soyağacı, Doğu Kitabevi, 2. Baskı, İstanbul, 2024.
  • Heacock, R. A. & Powell, W. S., Adrenochrome and Related Compounds, Progress in Medicinal Chemistry, 1972; 9(2): 275-339.
  • Panfilov, M. A., Starodubtseva, E. S., Karogodina, T. Y., Vorob’ev, A. Y. & Moskalensky, A. E., Reducing the Formation of Toxic Byproducts During the Photochemical Release of Epinephrine, Journal of Xenobiotics, 2025; 15(8): 1-12.

İnternet: https://tr.euronews.com/

  • [1] Anatomi Prof. Dr., Tıp Tarihi ve Deontoloji Doktoru, Felsefe Lisans mezunu.
  • [2] Öznur Yılmaz, Soysuzlar için Soyağacı, Gölkitap Yayıncılık, İstanbul, 2021; Doğu Kitabevi, 2. Baskı, İstanbul, 2024.

Yazar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Başa dön tuşu
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.

Detaylı bilgi için Gizlilik ve Çerez Politikamız sayfasını inceleyebilirsiniz.

Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Makale Arşivi olarak, sizlere değer katacak bilgileri sürekli araştırıyor ve en güncel makaleleri sizinle paylaşıyoruz.
Bu platformu ayakta tutan en önemli destek, reklamlardan elde edilen gelirlerdir. Reklamlarımızı, sizlere en iyi deneyimi sunmak adına, mümkün olan en az rahatsız edici şekilde yerleştirmeye özen gösteriyoruz. Sizden ricamız, bu değerli içeriği sürdürebilmemiz için reklam engelleyicinizi kapatarak bize destek olmanızdır. Desteğiniz, gelişmeleri size ulaştırmaya devam etmemize katkı sağlayacaktır.