Türkiye’nin bir bölgesinde yaşanan tarım toprakları ve su kaynaklarının yönetilememesi sorunlarının benzeri, hatta daha fazlası Çukurova’da yaşandı ve yaşanıyor. Osmaniye’den Mersin Erdemli’ye kadar ovanın doğu-batı yakasından yaklaşık 200 km’lik yolların sağı solu, tamamen tarım toprakları tarımdan koparılarak amacın dışına çıkarılmıştır. Zaman zaman Adana-Mersin, Adana-Karataş yönünde ilerlediğinizde, başta mülk sahibi kişilerin “Toprak benim, istediğim şekilde kullanırım.” algısı ile tarım topraklarının üzerinde yükselen yerleşim yerlerini, işletmeleri ve diğer yapılanmaları görünce üzülüyoruz. Konu üzerine doğrudan çalışanlar, tarım ve toprak alanında eğitim alan ve bu eğitimi veren kişiler için olgunun gelişimi son derece üzücü bir hal almıştır. Kıt kaynak, toprak ve su konusu dikkate alınmadığı gibi; bölgenin ekolojisine uyumu bilinmeden sera koşullarında egzotik bitkilerin yetiştirilmesi, ileride su temini sorununun yanında pazar sorununu da gündeme getirmektedir. Toprak ve su talebine dayalı, ülkenin ihtiyacı olan ürün planlaması, gıda güvencesi ve iklim değişimlerine uyumlu bitkisel üretim uygulamaları akla bile gelmiyor. Suyun kıtlaştığı günümüzde; çok su tüketen bitkileri değil, ekolojiye uygun su varlığını dikkate alan havza bazlı üretimin dikkate alınması beklenir.
Son yıllarda Çukurova’yı besleyen üç nehir üzerinde barajlar var olmasına rağmen; düzensiz göçün yarattığı yoğun nüfus nedeniyle sonbaharda ekilen bitkilere su verilememektedir. Diğer taraftan Adana’nın batı yakasında ağırlıklı olarak bugün Çukurova Belediyesi’nin nüfus ve yapılaşma bakımından genişlediği alan, 40 yıl kadar önce bağ-bahçe alanı ve mesire yerleriydi. Öğrencilik yıllarımızda DSİ tarafından planlanan yer altı basınçlı sulama sistemi tamamlanarak hizmete açılmıştı. Hocalarımız bu yatırımı gururla anlatırlardı. Belediyenin kentin geleceğini kuzeybatı Adana’ya kaydırması ve aldığı bir karar ile bölge hızla yerleşime açıldı. Tarım toprakları amaç dışına çıkarıldı. Hepimizin ödediği vergiler ile yapılan ileri sulama altyapısı, binaların yükselmesiyle tarımsal alanlardan hızla ortadan kalktı. Şimdilerde alanın her tarafı kutu kutu binalar ile örülmüş durumda. Rant o kadar önemsenmiş ki birkaç sembolik park dışında yeşil alan bile bırakılmamış. Bu durum bazen “Tarım ve Orman Bakanlığı yetkilileri Çukurova Ovası’nda yaşanan amaç dışı gelişmelerden haberdar mı?” diye sordurtuyor. Binlerce yıllık tarım kültürü bugün, ne yazık ki üzülerek belirtelim ki “para kazanmanın egemenliğine” yenik düşmüş görülüyor.
Ancak unutmayalım; tarım ve toprak kullanımında ekolojik dayanak bulamayan her girişim, ileride daha büyük yanlışlara yol açmaktadır. Özellikle toprak gibi uzun zamanda oluşan bir varlık, yalnız gıda üretimi için değil; iklim değişimine karşı karbonu bünyesinde tutarak dünyanın dengesini sağlayan yegâne depo niteliğindedir. Ne yazık ki ne eğitim sistemimizin ne de basın ve kamusal aydınlatma organlarının gündeminde olmadığı için, toplumun geniş kesimleri tarafından bu gelişmeler fark edilmeyebilmektedir.
Küresel düzeyde yaşanan iklim değişimlerinden en çok etkilenen bölge olarak, önümüzdeki dönemde yaşanacak riskleri belirtmek durumundayız. Mevcut durumda yürütücüsü ve araştırıcısı olduğum Avrupa Birliği Sharing-MeD ve SUS-SOIL projeleri ile Akdeniz topraklarının bozulan yapılarının yeniden sağlığına kavuşması konusunda; değişik tarımsal faaliyetlerle toplum, çiftçi, kamu ve kullanıcı nezdinde farkındalık yaratma konusunu işlemeye çalışıyoruz. On farklı alanda projeler yürütüyoruz. Mevcut tarımsal uygulamaların tarım topraklarını bir taraftan tarım dışına çıkarırken, diğer taraftan yüksek girdiler ile toprak bozulmasına, kalite ve sağlığın giderek azalmasına neden olduğu görülüyor. Ekoloji bakışı ile önceliği doğanın sürdürülebilirliğine vererek toprağın ve suyun korunmasını, öncelikle de gıda güvencesini sağlamak istiyoruz.
Ancak ne yazık ki çiftçinin, petrol enerjisi temelli tarımsal üretimde ekonomik beklentisinin öne çıkması ile anlatılanlarımızı anlasalar bile mevcut uygulamalardan vazgeçme şansları görülmüyor. Yaratılmış olan durumda, çiftçi için toprağı düşünmekten önce yüksek verim ve çok kazanmak gelmektedir. Kurumlar, durumdan vazife çıkarıp sorumluluk alarak çiftçiye destek çıkamadığı için toprağın beslenerek geliştirilmesi sağlanamamaktadır. Sahada gördüklerimiz ve analiz ettiğimiz toprakların sonuçları; doğaya ve tüm canlılığın geleceğine yazık olduğunu gösteriyor. Olan; geleceğimizin gıda güvencesine, toprağın sağlığına ve diğer canlıların sürdürülebilirliğine olmaktadır.
İnsanlığın gıda geleceğinin tek güvencesi olan toprakların hoyratça kullanılıyor olması karşısında; başta eğitimli ve farkındalığı yüksek olanlar olmak üzere hepimizin konuya dikkat çekmesi gerekiyor. Tarım eğitimcileri olarak sorumluluğumuzu hatırlamakta yarar var.
Tarımsal öğretimin 180. yıl dönümünde şunu ifade etmek gerekir: 1970’li yıllarda Ziraat Fakültesi, bölge tarımına sunduğu yeni tarım teknikleri ve yetiştirdiği ziraat mühendisleri ile önemli katkılarda bulundu. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler, doğal olarak konunun eğitimini yapan Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi mensupları olarak bizleri de kaygılandırıyor.
Tarım eğitiminin her yıl dönümü; fakültelerimiz ve meslek odalarımız tarafından birlikte düzenlenmektedir. Etkinliklerde konuları değişik şekillerde gündeme getirmektedirler. Tarım, toprak, su ve iklim eksenli bütünlüklü sorunların yetkililer tarafından dikkate alınmasının, sürdürülebilir yaşam açısından hayati öneme sahip olduğunu bir kez daha 180. yıl dönümünde hatırlatmak gerekir.
Sonuç olarak: Tarihsel bakımdan dünyanın üçüncü, ülkemizin ise en verimli üretim havzalarından biri olan Çukurova’nın tarım toprakları, amaç dışı kullanımıyla hızla nitelik kaybetmektedir. Çukurova topraklarının nitelik kaybı ve arazinin bozulması yalnızca bölgesel kalkınmayı değil; ülkenin gıda güvencesini ve ekosistem sağlığını tehdit eden kritik bir sorun olup toprağın, suyun ve tarımsal üretimin bilimsel temelli politikalarla korunması artık ertelenemez bir zorunluluk arz etmektedir. Tarımsal eğitimin 180. yıl dönümü kutlu olsun.



