“Yıkılır” Demek, Tarih Bilincinden Yoksun Olmak Demektir
Medeniyet Nedir?
ABD başkanının İran için “koca bir medeniyet yok edilecek” ifadesiyle başlayan süreç, “medeniyetin bir gecede yok edilmesi mümkün mü?” sorusunu sordurmaktadır. Arapça olan “medeniyet” kelimesi Medine’den, yani kentte oturanların yaşam biçimlerini ve düzeyini belirten bir sözcüktür. Medenileşmek, uygarlaşmak olarak da tanımlanır.
Server Tanilli, Uygarlık Tarihi adlı kitabında, uygarlık kavramının “gelişme yolunda hayli ilerlemiş, ideal ölçülere hayli yaklaşmış bir topluluk” olarak anlaşıldığını belirtir. Aynı zamanda “kültür” kavramını da içerir. Amerikalı tarihçi Will Durant, İnsanlığın Kültür Tarihi başlıklı eserinde, “Kültür, yaratıcı eylemi elverişli kılan toplumsal düzendir.” der.
Medeniyetler (uygarlık), ekonomik üretim biçimleri (altyapı), hukuki ve siyasal kurumlar (üstyapı), kültürel değerler ve bilimsel gelişmelerin uzun bir zaman dilimi içerisinde etkileşimli olarak gelişmesiyle ortaya çıkmaktadır. Medeniyetler yalnızca maddi unsurlardan değil, aynı zamanda kolektif hafıza, birikimli kültür ve ürettikleri yanında toplumsal iradeden beslenmektedir.
Medeniyetlerin devamlılığını belirleyen temel unsur, toplumun zaman içinde kendi yapısından yarattığı altyapısını ve üstyapısını benimseme ve yeniden üretme kapasitesidir. Herhangi bir toplumun kültürel, sosyal, ekonomik, hukuki ve bilimsel birikimi, fiziksel altyapının tahrip edilmesi durumunda dahi yeniden inşa edilebilir. Bu nedenle askerî müdahaleler, medeniyetlerin sürekliliğini zayıflatabilir; ancak tek başına ortadan kaldırmaları mümkün değildir. En azından tarihsel gerçeklikle uyuşmamaktadır.
Medeniyet kavramının doğuşu ve batışı aynı zamanda bir medeniyet/uygarlık tarihidir. Ancak birkaç bin yıllık insanlık tarihinde birçok toplum, dünyanın değişik bölgelerinde kendi ürettikleri değerlerle yaşamlarını sürdürmüş ve günümüze kadar gelmiştir. Son birkaç bin yıl içinde belli başlı uygarlaşma aşamaları yaşanmıştır:
Avcılık-toplayıcılıktan yerleşik yaşama geçiş uygarlığı; tarım yaparak doğal yaşamdan kültürel yaşama geçen uygarlık; insanlığın yazı ve bilgi toplama aşamasının yaşandığı Mısır ve Mezopotamya uygarlıkları; milattan önce evreni sorgulayarak açıklamaya çalışan akılcı sistemler dönemi olarak tanımlanan felsefenin geliştiği Yunan uygarlığı, en eski medeniyetler arasında akla gelmektedir.
Mezopotamya’da feodalitenin etkisi altında gelişen İslam uygarlığı, Orta Çağ’ın durağan sürecinin ardından Rönesans ile başlayan modern çağın yarattığı uygarlık; insanlığın birikimli geçmişi içinde uygarlığın temel taşları olarak yapılan buluşlar: ateş, yazı, takvim, tekerlek, barut, matbaa; Sanayi Devrimi ile başlayan buharlı gemiyle yeni dönüşüm; pusula, elektrik, radyo, telefon, televizyon, bilgisayar, uzay teknolojileri, biyoteknoloji, nanoteknoloji, web, e-posta, akıllı arayüzlü telefonlar ve yapay zekâ.
Tarihsel Örnekler Üzerinden Değerlendirme
Tarihsel süreç incelendiğinde, büyük medeniyetlerin bir anda tekil olaylarla kısa sürede ortaya çıkmadığı görülür. Medeniyetlerin çözülmesi de tarihsel süreklilik içerisinde, kısa sürede, bir gecede gerçekleşmemektedir. Medeniyetlerin kısa vadeli askerî müdahalelerle bir anda ortadan kaldırılabileceği de mümkün değildir.
Medeniyet ve uygarlıkların değişimi, dünyada büyük dönüşümlerin yaşandığı zamanlara denk gelirse değişim kolaylaşabilir. Örneğin Roma İmparatorluğu’nun çöküşü, yüzyıllar süren ekonomik zayıflama, iç siyasi istikrarsızlık ve dış baskıların birleşimi sonucunda gerçekleşmiştir. Benzer şekilde Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü de uzun vadeli yapısal sorunların, küresel güç dengelerindeki değişimlerin ve I. Dünya Savaşı gibi büyük tarihsel kırılmaların etkisiyle ortaya çıkmıştır.
Bu örnekler, medeniyetlerin ortadan kalkmasının ani bir askerî güç uygulamasından ziyade, çok boyutlu ve uzun süreli dönüşümlerin sonucu olduğunu ortaya koymaktadır. Çağın konjonktürü belirleyicidir.
Medeniyetlerin Sürekliliği ve Savaş Retoriği: Jeopolitik Söylemlerin Sınırları
ABD Başkanı Donald Trump tarafından dile getirilen, İran için “bir medeniyet yok olacak” yönündeki açıklama, yalnızca güncel jeopolitik gerilimlerin bir yansıması olarak değil; aynı zamanda siyasal retoriğin tarihsel ve sosyolojik gerçeklikle olan uyumsuzluğu olarak da görülmektedir. Bu tür ifadeler, süper güç ABD’nin sahip olduğu askerî kapasitenin mutlak belirleyiciliği varsayımına dayanmaktadır. Ancak medeniyet olgusunun doğası gereği çok katmanlı ve uzun erimli yapısını göz ardı etmektedir. Öncelikle medeniyetlerin ne olduğu, nasıl geliştiği ve nasıl zayıfladığına bakmak gerekir.
Birçok savaşta, güç sahiplerinin —başta ABD başkanının kullandığı sert söylemler— çoğu zaman doğrudan askerî eylemden ziyade psikolojik baskı ve caydırıcılık stratejilerinin bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda söz konusu açıklamaların, karşı tarafın iradesini zayıflatmaya yönelik bir stratejik iletişim aracı olduğu ileri sürülebilir. Ancak bu tür söylemlerin, özellikle nükleer silah kullanımı gibi insan aklının kabul edemeyeceği senaryoları çağrıştırması, küresel ölçekte tedirginlik yaratmış ve uluslararası güvenlik algısını zedelemiştir. İşin içinde İsrail’in İran’a “ders verilmesi” ve nükleer kapasitesinin yok edilmesi taleplerinin de bulunması, kaygıları daha da artırmaktadır.
ABD ve İsrail’in İran’ın sivil altyapısını hedef alması, uluslararası insancıl hukuk çerçevesinde ciddi tartışmalara konu olmaktadır. Birleşmiş Milletler ve ilgili uluslararası kuruluşlar, savaşın hukuk normlarını ve sivillerin korunmasını temel ilke olarak benimsemektedir. Bu nedenle savaş sırasında köprüler, demiryolları ve su kaynakları gibi altyapıya yönelik saldırıların hukuki meşruiyeti yoktur. Her somut olay ayrıca değerlendirilmelidir. Bu durum, savaşın yalnızca askerî değil; aynı zamanda hukuki, ahlaki ve etik boyutlarının da bulunduğunu açıkça göstermektedir.
ABD’nin Savaş Teknolojisi ve Yıkım Kapasitesi Var; Ancak Nükleer Kullanabilir mi?
Trump’ın tehdidiyle ABD’nin nükleer silah kullanarak büyük bir yıkım gerçekleştirebileceği ihtimali ciddi kaygı yaratmaktadır. Nükleer kullanım, yalnızca insanlık için değil, tüm canlılar için bir felaket olacaktır. Günümüz teknolojik gelişmeleri, özellikle yüksek hassasiyetli silah sistemleri ve ileri düzey askerî kapasiteye sahip ABD ve İsrail’in, İran’ın belirli bölgelerinde ciddi fiziksel yıkım yaratma potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir.
Diğer taraftan, bu tür bir saldırının etkileri yalnızca İran ile sınırlı kalmayacak; bölgedeki diğer devletler de bundan etkilenecektir. Ayrıca savaşın, küresel petrol akışını kesintiye uğratmasıyla tüm dünya zarar görecektir. Bu kapsamda İran’ın altyapısının ağır şekilde zarar görmesi mümkündür. Ancak fiziksel yıkım ile medeniyetin ortadan kalkması arasında doğrudan bir ilişki kurmak teorik ve pratik olarak mümkün değildir. Bu nedenle İran medeniyetinin bir gecede yok olması söz konusu değildir.
Sonuç
ABD başkanının zor bir konjonktürde dile getirdiği “bir medeniyetin kısa sürede yok edilebileceği” yönündeki söylem, tarihsel ve sosyolojik gerçeklikle örtüşmemektedir. Medeniyetler, uzun vadeli ve çok katmanlı süreçlerin ürünü olup, yine benzer şekilde uzun süreli dönüşümler sonucunda zayıflamakta veya ortadan kalkmaktadır.
Bu bağlamda güncel jeopolitik gelişmeler değerlendirilirken, askerî kapasitenin sınırları ile medeniyet olgusunun derinliği arasındaki fark göz önünde bulundurulmalıdır. İran gibi birkaç bin yıllık kültürel altyapıya sahip bir medeniyet, tek taraflı askerî üstünlükle yok edilemez. İnsan toplumunun iradesi ve direnci, diğer toplumlara da örnek olacak bir medeniyet dersi niteliği taşıyacaktır.



