Egemenlik Kimin Elinde? Anayasal Tarihimizde Bilmemiz Gereken Gerçekler
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Halk iradesini ilkokulda 23 Nisan şenlikleri sürecinde duyduk. Ancak anlamını bilmiyorduk. Şahsım adına, uzun süre anlamadık. Hâlen de çoğu insanın, toplum yönetiminde egemenliğin önemini anlamadığı anlaşılıyor. Bugün ülkemizin hemen her devlet dairesinin duvarlarını süsleyen bu cümle, aslında basit bir dekorasyon öğesi değil; insanlık tarihinin yüzyıllar süren, çoğu zaman kanlı biten mücadelelerinin felsefi düzeyde bireyin özgürlüğü ve kendisi olma sürecinin birikimli düşüncesinin radikal bir siyasi kırılmasının kristalleşmiş hâli olarak ortaya çıkmış, insanlık adına önemli bir dönüm noktasıdır. Bu ifade, sıradan bir idari değişikliği ifade edecek basit bir ifade değildir. “Egemenliğin kaynağının değişmesi, yalnızca bir yöneten değişimi değil; hukukun, kişilerin iki dudağı arasından alınıp yazılı ve bağlayıcı bir toplumsal mutabakata devredilmesidir.”
Osmanlı İmparatorluğu’nun doğası gereği “tebaa” olan anlayıştan, Cumhuriyet’in “yurttaş” bilincine geçişini simgeleyen bu büyük zihniyet devrimi; Rönesans’ı ve Sanayi Devrimi’ni kaçırmış bir toplumun, iradeyi şahıstan alıp millete teslim ederek dünyayla yeniden bağ kurma çabasıdır. Halkın iradesi, vekillerinin temsil edildiği TBMM üzerinden fiilen gerçekleşmektedir. 1924 Anayasası’nın 4. maddesi, Meclis’i milletin “yegâne ve hakiki mümessili” (tek ve gerçek temsilcisi) olarak tanımlarken bu dönüşümü kayıt altına almıştır. “Bu devrim sayesinde devletin en üst makamları, artık kan bağıyla değil, halkın her bir ferdinin eşit haklarla dâhil olduğu liyakat esaslı bir temsil süreciyle belirlenir hâle gelmiştir.”
Toplumsal Sözleşme İlkesi, Kuvvetler Birliği: Bir Tercih Değil, Bir Ütopyaydı
Tabii, bu süreç ve dönüşümler bir gecede gerçekleşmedi. İnsanlığın binlerce yıllık, aklın egemenliğinde özgür bireylerin bilgileriyle birlikte kendi geleceklerini kendilerinin, toplumsal sözleşmeler yaparak yönetmesi arayışı yatmaktadır. Bu arayış ve tartışmalar dünden bugüne hâlen devam etmektedir. Görece demokrasilerini gerçekleştirmiş çoğu Batı Avrupa ülkesinde halkın egemenliği, ciddi tartışmalardan sonra oluşmuştur.
Mustafa Kemal Atatürk’ün egemenlik anlayışının felsefi kökeni, Aydınlanmacı filozof Jean-Jacques Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi” teorisine dayanır. Atatürk’ün çok etkilendiği Rousseau’nun “Genel İrade” (Volonté Générale) kavramı ile demokrasilerin özünü oluşturan “Kuvvetler Ayrılığı” (yasama, yürütme, denetim, bağımsız basın) gibi önemli mekanizmalar hayata geçirilmiştir. Rousseau’ya göre bireylerin iradeleri egemenliktir; bu egemenlik bölünemez ve devredilemezdi. Eğer egemenlik halkınsa, bu gücü parçalara ayırmak halkın iradesini zayıflatmak demekti. Bu yüzden 1921 Anayasası, egemenliği hiçbir aracı veya ortak kabul etmeksizin doğrudan Meclis’e devrederek radikal bir dönüşüm ile yeni idari devlet yapılanması kurmuştur. Kurtuluş Savaşı meydanlarında kurulan bu sistem, padişahın kullandığı “ilahi kaynaktan alınan meşruiyetin” yerine halkın ortak iradesini koyan en büyük siyasi ütopyadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin dünyadaki tanınırlığı, itibarı, başarısı ve komşularına göre gelişmişliğinin temelinde, halkın iradesini gerçekleştirebilmiş olması yatmaktadır.
Anayasanın ve Hukuk Devletinin Önemini Kavramak Önemlidir
Türkiye’nin 106 yıllık anayasal serüveni; padişahın fermanından, halkın iradesine dönüşen bireylerin sahip olduğu bu anayasal hakkın ne denli kıymetli olduğunu yeni yeni göstermektedir. Bugün yaşanan iletişim teknolojileri çağında, dünyada yaşanan ulusüstü yapılanmalar çağında, dünya vatandaşlığı ile yaşam haklarını ve düşüncelerini açıklama hakkı hayati önemdedir. Anayasal haklar göstermektedir ki; egemenliğin biçimi değişse de asıl amaç her zaman hukuku yaşatmak ve korumak olmalıdır. Dijital çağda, halkın iradesi, bireylerin iradesi ve bir arada yaşama talebi herkes için ve her canlı için geçerli olmak durumundadır. Zor ve sorunlu çağımızda, dün topluma altın tepside sunulan iradenin kayıtsız şartsız halka ait olmasının kıymetini şimdi daha iyi anlıyor ve gelecekte de devamı için uyanık olmanın farkına varıyoruz.
“Sonuç olarak egemenlik; sadece bir yönetim biçimi değil, bireyin kendi kaderi üzerinde söz sahibi olma onurudur; bu onuru korumak ise sadece geçmişe bir teşekkür değil, geleceğimize karşı en büyük borcumuzdur.” Bayram tüm çocuklarımıza hayırlı olsun. Bayramın çocuklara adanmış olması, çocukların kendi yaşıtları ile iyi eğitim alarak içlerinden başarılı ve yetenekli olanların doğal seçimle seçilerek ülke yönetimine gelmesi beklentisini barındırmaktadır. Bu bağlamda egemenlik bilincinin önemi çok yüksektir. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın zihinlerde farkındalık bilincini sağlaması dileğiyle.



