Son zamanlarda yurtta ve dünyada ulus-devletlere karşı küresel saldırının artışına paralel olarak milliyetçilik akımında bir yükseliş gözlendi. Emperyalizmin karakterinde var olan ulus devletleri yıkarak küreselleşmeyle sömürüsünü sınırsızlaştırma eğilimi bu gelişmeyi ivmelendirdi. Atlantik’in ve ABD’nin durdurulamaz gerilemesi, özellikle Gazze savaşında ve Ukrayna-Rusya savaşında ABD’nin dümen suyuna girerek onun kaderini paylaşan ve buhranlar içinde debelenen Avrupa’da önüne geçilemez ve durdurulamaz bir akım haline geldi.
ABD, Doğu Akdeniz’de, Ukrayna’da, Pasifik’te, Çin Denizi’nde, kısacası on parmağının altında on pire tutmaya çalışıyor; dolar saltanatının çökmesinin önlemek için Avrasya’nın yükselişini durdurmak amacıyla hamle üstüne hamle yapıyor ama devletlerin ve milletlerin mücadeleleri karşısında her kaldırdığı taşı ayağına düşürüyor.
Avrupa’da ve dünyada böyle milli bir gelişme karşısında liboşlardan, entellerden ve II. Cumhuriyetçilere ve AB hayranlarına kadar geniş bir yelpazede derhal feryatlar yükseldi.
“Aman dikkat!”
“Milliyetçilik yükselişe geçti!”
“Faşizm geliyor.”
“Dikta rejimine kayış var!”
Bizim gibi köklü bir aydınlanma devriminden geçmemiş, gelişmekte ya da az gelişmiş ülkelerde kavram kargaşalığı kaçınılmaz olmaktadır.
Nedir bu, milletin “faşist diktatörlük”le korkutulduğu milliyetçilik veya Milli Kurtuluş Savaşı yıllarında
Kuvvacılık/ Kuvayı Milliye denilen ulusalcılık olayı ve akımı?
VATANSEVERLİKLE MİLLİYETÇİLİK AYRILMAZ BİR BÜTÜNDÜR
Milliyetçilik, TDK Sözlüğünde, “maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı, ulusalcılık” şeklinde tanımlanmaktadır. Milli çıkarlar söz konusu olunca milletin varlığı için zorunlu önkoşullardan biri olan toprak, yani yurt, vatan çıkarları da devreye girmekte; dolayısıyla milliyetçilik ve yurtseverlik (vatanseverlik) duyguları birbirinden ayrılamaz bir bütünlük yaratmaktadır.
Yani vatanseverlikle milliyetçilik birbirinden ayrılmaz bir bütünlüktür. Hiç kimse ben milliyetçiyim ama yurtsever (vatansever) değilim diyemez; tersi için de denklem aynıdır.
Millet ve milliyetçilik belli toplumsal ve ekonomik koşulların ürünüdür ve tarihsel kategorilerdir.
Bizde geleneksel tarih yazımcılığının ve onlarca yıllık muhafazakâr-milliyetçi tarihçilerin antik çağlarda bile millet arayışları gibi, milliyet ve milliyetçilik akımı insanlıkla yaşıt değildir. Yani “Kalu Bela”dan (“Bezm-i Elest”ten) beri varolan bir cereyan değildir.
ANTİK TÜRK TARİH ÇAĞLARINDA “MİLLET” ARAYAN BİLİSİZLER
Türk İlkçağında ve tarih öncesinde (antik çağda) “bodun” sözcüğünü işlerine geldiği gibi ve yanlış bir şekilde (özellikle Talat Tekin tarafından) “millet” olarak çevirince, Türk milleti tarihimizin başlangıç yıllarından beri, Orta Asya bozkırlarında bile mevcut bir toplumsal ve siyasi varlık olarak tarih sahnesine çıkmaktadır.
Oysa ve bilindiği gibi, milliyetçilik belli bir toplumsal ve ekonomik gelişim seviyesinin ürünü tarihsel bir kategoridir. İnsanlık tarihinde sanayi toplumunun şafağında, yani 1789 Büyük Fransız İhtilali’yle birlikte ortaya çıkmış bir siyasi akımdır. Sanayinin, makinelerin, toprağa bağımlılıktan kurtulup kentlerin varoşlarında karnını doyuracak tek varlığı olan işgücünü satmak için toplanan proleterin ürünüdür. Öyle tarihin bütün devirlerinde varolan bir sosyolojik varlık değildir. Demokratik ve aydınlanmacı devrimlerin ürünüdür.
Ortaçağ’ın feodal ümmetinin özgür bireye ve yurttaşa, toprak kölesi köylünün (serf’in), işgücünden başka geçim kaynağı bulunmayan özgür işçi’ye (proletere) dönüştüğü, aklın ve bilimin metafizik ideolojinin paslı zincirlerinden kurtulduğu, yani laikliğin uygulamaya konduğu bir dönemin meyvesidir.
“TÜRK MİLLETİ” KAVRAMI, 19. YÜZYILIN
SONLARI VE 20. YÜZYILIN BAŞLARININ ÜRÜNÜDÜR
Peki, insanlık tarihi açısından, genelde böyledir de bizdeki durum nedir?
Türk milleti ne zaman tarih sahnesine çıkmıştır?
Osmanlı Devleti bilindiği gibi, çok milletli ve aşırı merkeziyetçi feodal bir imparatorluktu. Dünyada ulusların maddi koşulları oluşup da ulus–devletler akımı önüne geçilemez bir tarih seli gibi ortaya çıkınca, ülkenin kapitalist ülkelere komşu yerlerinde yaşayan Osmanlı halkı milliyetçi ve demokratik akımlardan ve düşüncelerden etkilendiler. Bu etkilenmenin ekonomik zeminini, emperyalist hegemonyanın yarattığı yarı sömürgeleşme sürecindeki dışa bağımlı kapitalistleşme oluşturdu. Bu etkilenme en yoğun bir şekilde Makedonya merkezli Rumeli Osmanlı’sında cereyan etti.
19. Yüzyılın başlarından itibaren Sırplar, Rumlar, Arnavutlar, Boşnaklar, Bulgarlar, Romenler ve güneyde Araplar tedrici bir süreç içinde kendi ulus devletlerini kurma düşüncesine, yani milliyetçiliğe yöneldiler.
Osmanlı toplumunda en son uyanan ve bilinçlenen unsur da Türkler olmuştur.
Osmanlı’da Türk Milleti ve Türk milliyetçiliği
Geçen yazımızda Osmanlı toplum gerçeği olarak, en son uyanan milliyetin Türk halkı olduğu saptaması yapmıştık.
Osmanlı İmparatorluğu bilindiği gibi çok milletli, daha doğrucası çok kavimli bir devletti. Bu durum
Ortaçağ koşullarına uymaktaydı. O dönemde insanları bir arada tutan, toplulukların harcı ya da geçtiğimiz yıllarda Meclis seviyesinde patlak verdiği, giderek tüm toplumu sardığı veçhile bizde hala tartışması süren üst kimlik millet değildi, milli değildi. Ortaçağ’da toplumu bir arada tutan harç ümmetçilikti. Serf ya da reaya için egemenlerin kavmi önemli değildi; ya da şöyle de söylenebilir: feodal için serfin ya da reayanın kavmi önemli değildir, önemli olan vergilerin miktarıydı.
19. YÜZYYIL OSMANLI BALKANLAR TARİHİ,
BALKANLI HALKLARIN BAĞIMSIZLIK SAVAŞLARI TARİHİDİR
Ama kapitalizmin şafağında 1789 Büyük Fransız Devrimi ile dünyanın gündemine bomba gibi düşen milli ve demokratik devrim düşüncesi ve hareketleri, halkların kafasına “kendi kaderlerini özgürce belirleme ve milli devletlerini özgürce kurma” fikrini soktu. Böylece çanlar imparatorluklar için çalmaya başladı. Örneğin Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyıl Balkanlar tarihi, Balkanlı halkların bağımsızlık savaşları tarihidir.
Siyasi bir akım olarak milliyetçilik, (Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Lenin’in “milletler hapishanesi” diye nitelediği Rus Çarlığı, Osmanlı İmparatorluğu gibi) çok milletli-çok kavimli devletlerin, imparatorlukların ölüm fermanı yerine geçiyordu. İmparatorlulardaki her milliyet, nihai olarak ayrılıp kendi bağımsız devletini kurma amacı da dahil olmak üzere kendi kaderini özgürce tayin etme ilkesi peşine düşüyordu. Bugünkü dünya konjonktüründe gerici hale gelmiş olan bu ilke o dönemlerde ilerici bir rol oynuyor, insanlık tarihinin ilerlemesine hizmet ediyordu.
19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, Osmanlı devleti yönetiminde yaşayan faklı milliyetlerden halklar birer birer 1789’un harlı ocağında pişerek milli isyanlara gitmişler ve kendi milli bağımsız devletlerini kurmuşlardır. İlk kez olarak Sırplar, ardından Yunanlar, Arnavutlar, Bulgarlar vs. bütün azınlık halklar isyan ederek Osmanlı Devleti’nden boşanmışlardır.
Önüne geçilemez bir burjuva demokratik devrim cereyanı milliyetçilik akımı karşısında Osmanlı Devleti’nde aydınlar arasında devleti kurtarmak amacıyla başlangıçta akıntıya kürek çekme anlamında “Ümmetçilik”, “Osmanlıcılık” gibi düşünce akımları ortaya çıkmış, imparatorluğu oluşturan halklar arasında birliği böylesi kültürel harçla sağlayabiliriz düşüncesi bir süre egemen olmuştur. Mesela vatan şairi Namık Kemal’in düşüncesinde Osmanlı toprakları yani vatanın kurtuluşu, “ittihadı anasır”, yani Osmanlı topraklarında yaşayan bütün milliyetlerin imparatorluk çatısı altında kalmasını sağlayacağı umulan Osmanlıcılık fikri etrafındaki birliğinde aranıyordu. Vatan şairi bile henüz ulus devlet fikrini, milliyetçiliği bulamamıştı.
ASLİ KURUCU MİLLİYET TÜRKLER, MİLLİ BİLİNCE EN SON ULAŞAN UNSUR
Asli kurucu kavim olduğundan Türkler en son uyanan, milli bilince en son ulaşan kavim olmuştur.
Daha 20. yüzyıl başlarında hala Osmanlıcılık, İslamcılık tartışılmaktadır imparatorlukta, imparatorluğun kurtuluş yöntemi olarak; ancak Türk soyunun milliyetçiliği olan Türkçülük de yavaş yavaş gündeme girmeye başlamıştır. Örneğin Mustafa Kemal’in kafasında, artık Osmanlı Devleti’ni kurtarma düşüncesi sönmekte, Türklerin yoğun olarak yaşadığı topraklarda yeni bir Türk Devleti kurma düşüncesi yavaş yavaş doğmaktadır. Ziya Gökalp’lar, Gaspıralı’lar da ideolog olarak ortaya çıkmaya başlamışlardır. Ancak süreç çok yavaş işlemektedir. Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki iktidarı sırasında Sadrazam Talat Paşa’ya, bu fikrini açarak, “Balkan Harbi sonunda Gelibolu’daydım. Ben Talat Paşa’ya teklif ettim. ‘Suriye’ye, Irak’a istiklal veriniz’ dedim” der. Aldığı cevap Osmanlıcılığın hala o devirde bile canlılığını koruduğunu göstermektedir. Talat paşa, “Bunu başkasına söyleme, seni asarlar” şeklinde tepki gösterir. (*1)
BATI MİLLİYETÇİLİĞİ LİBERAL VE
BİREYCİ; TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ KAMUCU, İNSANCIL VE HALKÇIDIR
Ancak Türk milliyetçiliğinin Batı’daki milliyetçililerden çok belirgin bir farkı vardır. O fark özde, esastadır. Batı milliyetçilikleri liberal, aşırı bireycidir. Türk milliyetçiliği ise kamucu yanı ağır basmakta, Osmanlı Batı emperyalizminin baskı, saldırı ve sömürüsü altında bulunduğundan ister istemez bağımsızlıkçı, Ezilen Millet hareketi olduğundan insancıl ya da halkçı karakterdeydi. Kemalist Devrim’in halkçı-devletçi karakterinin çeliğinin nereden geldiği bu tarihsel gerçeklikten de anlaşılmaktadır.
17 Kasım 2006; güncelleme 10092024
Kaynak:
(*1) Bilâl N. Şimşir, “Atatürk’ün Yabancı Devlet Adamlarıyla Görüşmeleri/ Yedi Belge (1930- 1937)”, Belleten, Ocak 1981, C. XLV, Say: 177, s.206.
KEMALİZM, EZİLEN MİLLET MİLLİYETÇİLİĞİ
Büyük devrimci Mustafa Kemal, Osmanlı’nın dağılma döneminde yetişmiştir. Onun ilk gençlik ve yaşama atıldığı dönemlerde içinde yaşadığı toplum ve ülke bütün dokularına kadar teyakkuzda olduğu, bütün azınlıkların hareket halinde olduğu, dünyanın bütün iri kıyım emperyalistlerinin üzerine abandığı bir dönemi yaşamaktadır. Bütün aydınları bir memleket kaygısı sarmış, bütün yurtsever gönülleri memleket ve millet kaygısı tutuşturmaktadır.
Öte yandan Abdülhamit istibdadı imparatorluktaki bütün güzel düşünceleri, bütün devrimci, milliyetçi ve demokratik düşüncelerin üzerinden silindir gibi geçmekte, en basitinden en aşırısına kadar bütün muhalefetin anasını ağlatmakta; orantısız bir mezalim anlamında aşırı bir feodal istibdat Osmanlı toplumunu kasıp kavurmaktadır.
Ancak her şeye rağmen yaşam sürmekte; baskının olduğu yerde direnişin de olacağını söyleyen yaşamın tunç yasası gereği, halkın direniş ve mücadelesi de yükselmekteydi. Bu bağlamda, halkın mücadelesini arkasına alan Jöntürkler ve İttihat ve Terakki Hareketi (İTT) önderliğinde 1908
Demokratik Devrimi (Hürriyet Devrimi) gerçekleştirilmiştir.
Mustafa Kemal, bütün bu süreçlerde örgütlü ve partilidir. Örgütlü mücadelenin ön saflarında mücadele etmiştir.
Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı devleti, her ne kadar Üçlü İttifak emperyalistleri saflarında savaşa katıldılarsa da esasen Osmanlı bir savunma savaşı vermiş, vatan savunması yapmıştır. Sonuçta bilindiği gibi, Osmanlı müttefikleriyle beraber yenilgiye uğrar; ünlü ve hala istim üzerinde olan Sevr
Antlaşması’nı imzalayarak harakiri yapar. Ve yurdumuz düşman çizmeleri altında çiğnenir.
KEMALİST MİLLİYETÇİLİK, HALKÇI-KAMUCUCUDUR
Atatürk önderliğinde başlayan antiemperyalist Millî Mücadele’nin hedefi Atatürk’ün deyişiyle, “bizi yutmak isteyen kapitalizme ve bizi mahvetmek isteyen emperyalizme” karşı topyekûn savaştır.
Kurtuluş Savaşımız, hem bir iç savaştır; emperyalizmin yerli işbirlikçilerine, feodal sultanlığa karşı, onların kışkırttığı iç isyanlara karşı; hem de yabancı işgaline karşı bir bağımsızlık savaşıdır. Milli Devrimi kesintisiz bir şekilde Demokratik Devrim izlemiş, Türkiye’yi ve Türkleri çağdaş bir yaşam ve topluma taşıyan Cumhuriyet Devrimi yapılmıştır.
Atatürk, Cumhuriyeti ve programını yaparken Fransız Büyük Devrimi’ni örnek almıştır. Ama Batı milliyetçilikleri gibi bireyci ve liberal değildir. Buna kurduğu Cumhuriyeti tanımlarken bile farkına varırsınız: “Kimsesizlerin kimsesi…” Yani Atatürk’ün milliyetçiliği halkçı ve kamucudur. Halkçılığı ve toplumsallığı 1917 Devrimi’nin etkisidir. Bizim gibi, ezilen bir ülkede başka türlü de olamazdı zaten.



