Köşe YazılarıPolitika

Hoş Geldin Kaos

İnsan, yarınlar olduğu için hep inanır ve yaşar; buna da umut denilir. Hani bir zamanlar Cem Karaca’nın seslendirdiği bir şarkı vardı: “Tamirci Çırağı.” Orada derdi ki: “Gönlüme bir ateş düştü, yanar ha yanar yanar / Umut gönlümün ekmeği, umar ha umar umar!” Evet, maalesef ki insanoğlu da hep yarınlardan bir şeyler bekler ve umar ha umar umar.

Herkesin bir umudu olduğuna göre, bu nereye varır, ne işe yarar; o kısmı da tartışılır. Peki bu karmaşa nereye varır ya da varacak?

Aslında bu sorunun yanıtını insan, insanlığın evriminde, geçmişinde ve yaşamında vermiştir.

İnsanlık avcı-toplayıcı toplumdan tarım/yerleşik topluma neden geçmiştir diye sorarsak, yanıtı tam da buradadır.

Çünkü avcı-toplayıcı toplum bireysel bir toplumdur. Güçlü isen ayakta kalırsın, güçlü isen neslini sürdürebilirsin, güçlü isen yaşayabilirsin. Mağaralar, ağaç kovukları kime ne yetecek ki? İşte bu durum, insanoğlunu evrimleşmeye, sosyalleşmeye ve bireysel değil, birlikte yaşamaya zorlamıştır.

Peki bu bir çözüm olmuş mudur? Elbette ki hayır.

Jean-Jacques Rousseau, 1762 yılında yayımladığı Toplum Sözleşmesi yapıtında bu konuda şunlardan söz eder:

“Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip ‘Burası benimdir.’ diyen ve buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara: ‘Sakın dinlemeyin bu sahtekârı! Meyveler herkesindir, toprak hiç kimsenin değildir ve bunu unutursanız mahvolursunuz.’ diye haykırsaydı; işte o adam insan türünü nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı!”

İnsanların huzur ve mutluluk içinde, üretkence birlikte yaşayabilmeleri için siyasi bir sistemin kurulabilmesi adına en iyi yöntemin toplumsal bir sözleşme olduğundan söz eder. Bu doğrudur da.

Burada Rousseau, sınıf ayrımı gözetmeksizin her bireyin kanun önünde ve kamuda eşit bireyler olması gerektiğini savunur.

Toplum içinde bireyler doğal olarak önce kendi çıkarlarını düşünürler ve kollamak isterler; ne zamana kadar? Bireysel düşünmekten çıkıp toplumsal düşünmek ise toplumsal bir eğitim ile olur. Bunu da ancak bir sosyal devlet yapar.

Sonuçta bu ise bir sistem sorunudur.

Üretim araçlarının ve ilişkilerinin bireyselleştiği kapitalist sistem içinde genel anlamda toplumsallıktan söz edilemez. Çünkü sistemin amacı toplum değil, sisteme hâkim olanların çıkarlarıdır. İşin kötüsü, bu durum eğitim, inanç gibi unsurlar ile toplumun beynine işlenir ve kabul görmesi sağlanır.

Kişisel olarak ben, 2000’li yıllardan çok umutlu idim. Kendim için, toplum için, ülkem için hatta dünya için.

Ne yazık ki gelinen durum bende çok büyük bir hayal kırıklığı yarattı.

İnsan yaşamının ilk günlerinden bu yana binlerce yıldır insanoğlu hep bir şeylere inanmış ve tapınmıştır. Bu durum da toplum bireylerinin kendi aralarında yaptıkları ve yaşadıkları bir toplumsal sözleşmedir.

Bu sözleşme ne zaman bozulur ya da bozuldu? İnançların ve kutsal kitapların belli çıkar gruplarının çıkarları doğrultusunda yorumlanmaya ve toplumun ikna edilmeye başlanması ile.

Hiçbir dinin ilk çıkışında mezhep, tarikat ve uleması yoktur. Bunlar, inanç sisteminden yararlanmak isteyen çıkar gruplarının zamanla örgütledikleri ve eğitimsiz halkı da bir şekilde yanlarına çekip oluşturdukları yapılar ve sistemlerdir.

Bugün İran’da yaşanan durumun, böyle bir sürecin en hazin resmidir.

Yüzlerce yıllık (MÖ 7. yy) İran tarihi içinde, MS 7. yüzyılda İslamlaşma süreci başlar; 11–14. yüzyıllar arası Selçuklu ve Moğolların hükümranlığı sürer. Şah İsmail (Hatâyî), Erdebil Tekkesi’nin şeyhi ve Safevi Devleti’nin kurucusu olarak İran devletinin tarihinde önemli bir yer tutar.

Bütün kadim devletler gibi günümüz İran’ının tarihi de 16. yüzyılda o topraklarda yaşayan Safevî hanedanının On İki İmam Şiiliğini resmî mezhep kabul etmesi ile başlar. Yörede yaşayan Avşarlar ve Kaçarlar sırası ile devlet yönetimini 20. yüzyılın başlarına kadar taşırlar.

Bu sırada İran’ın komşusu olan Türkiye’de bir Ulusal Kurtuluş Savaşı verilir ve Cumhuriyet ilan edilir. Bu süreç de İran’da bir Meşrutiyet Devrimi yaşanmasına sebep olur.

1925’lere gelindiğinde ise Rıza Pehlevi, son Kaçar şahını tahttan indirerek Pehlevî Hanedanlığı’nı kurar. Kurmasıyla yeni bir dönem başlar.

Dönemin Başbakanı Muhammed Musaddık, 1953’te petrolleri devletleştirince önemli kazanç kapıları kapanan İngiltere ve Amerika bir darbeyle Şah rejimini devirir ve 1979’daki İran Devrimi denilen sürecin sonunda monarşi yıkılır. Humeyni’nin dinî liderliğinde İran İslam Cumhuriyeti kurulur.

Dünya kapitalist sistemi 1980’lere gelindiğinde artık emperyalist aşamaya geçmiştir. Kuralı koyup, ülke içindeki “maşaları” ile iktidarı yönetmeye başlamışlardır. Böyle bir sürecin sonucunda Irak, İran’ı işgal eder ve her iki ülke açısından sonuç alınamayan ama sekiz yıl süren bir İran-Irak Savaşı yaşanır.

Artık Orta Doğu ve Afrika, hâkim emperyalist güçlerin at oynattıkları; petrol gelirlerine el koydukları bir bölge olmuştur. Komşu devletler arası savaşlar (Irak-İran), iç savaşlar (Suriye) ve ayaklanmalar ülkelerin kaderlerini halklarının lehine değil, emperyalist ülkelerin çıkarları doğrultusunda değiştirmiştir.

Emperyalist devletlerin dünya hâkimiyetini ele geçirme çabaları silahlanmayı hızlandırmış; bunun sonucunda da yeni kaynaklar için sömürülecek devletler ve bölgeler aranmış ve yaratılmaya başlanmıştır.

Amerika’nın sömürülecek petrol gelirlerine, İsrail’in de Yahudi inancına göre Tevrat’ta Allah’ın Hz. İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere vermeyi vaat ettiği Arz-ı Mev’ud hayaline gidecek yol diye düşündüğü süreç; ABD ve İsrail’in İran’a füzeler ile saldırmaları ile yepyeni bir boyuta gelmiştir.

Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta; dünya kapitalist sermayesini kontrol edenler ile Arz-ı Mev’ud idealini güdenlerin aynı kişiler olmasıdır. Süreci kontrollerinde yönetmeleri, insanın aklına Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında elde edilen kazanımların yeni bir savaş süreci ile başka bir boyuta taşınmak istendiğini düşündürmektedir.

Zamanında İran Şahı’nı iktidara taşıyanların da onu devirip Humeyni’ye İslam Cumhuriyeti’ni kurduranların da bugün İran merkezli Orta Doğu’daki savaşın bir tarafının aynı güçler olması ne garip değil mi?

Her ne kadar bugün Türkiye’de de etnik, mezhepsel ve inançsal bir şeyler kazınmaya çalışılsa da Mustafa Kemal Atatürk’ün ne köklü bir Cumhuriyet kurduğu her geçen gün herkes tarafından bir kez daha iyi anlaşılmaktadır.

Umarım!

Yazar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Başa dön tuşu
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.

Detaylı bilgi için Gizlilik ve Çerez Politikamız sayfasını inceleyebilirsiniz.

Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Makale Arşivi olarak, sizlere değer katacak bilgileri sürekli araştırıyor ve en güncel makaleleri sizinle paylaşıyoruz.
Bu platformu ayakta tutan en önemli destek, reklamlardan elde edilen gelirlerdir. Reklamlarımızı, sizlere en iyi deneyimi sunmak adına, mümkün olan en az rahatsız edici şekilde yerleştirmeye özen gösteriyoruz. Sizden ricamız, bu değerli içeriği sürdürebilmemiz için reklam engelleyicinizi kapatarak bize destek olmanızdır. Desteğiniz, gelişmeleri size ulaştırmaya devam etmemize katkı sağlayacaktır.