DoğaKöşe Yazıları

Keşke Sahip Olduğumuz Doğamızı ve Birikimli Kültürümüzü Anlayabilseydik

Keşke kendi toprağımızda yaşamış filozofların öğretilerini ve felsefesini tanısaydık, ilke edinseydik şimdi farklı bir yaşam ortamında olurduk.

Doğamızı Doğru Yönetebildik mi?

Son yıllarda artan nüfus, besin talebi, yerleşim yerleri ve kamusal kullanım amacıyla yapılar doğa üzerinde ciddi baskı oluşturmaktadır. Diğer yandan insanlığın geçmişte bile bu kadar kolay özelleştirmediği dağlar, taşlar, su kaynakları ve tarım alanları, çok kolay yasal düzenlemeler adı altında kamudan kişilere (içeriden ve/ya dışarıdan) satılmaktadır. 2B araziler, milli mülkiyete ait arazilerin 49 yıllığına kiralama bedeliyle devredilmesi, ormanların madencilik için kesilmesi, enerji talebi için açılan HES’ler gibi birçok uygulama, insan ile doğanın ekosistemi için denge unsurunu olumsuz yönde etkilemektedir. Milyonlarca yıl süren ekosistem işleyişi, son 100 yılda insanın doğaya bilinçli veya bilinçsiz, ancak plansız müdahalesi ile yaşanan iklim değişiklikleri nedeniyle bugün doğa ile insanı karşı karşıya getirmektedir. Diğer canlılardan farklı olarak düşünen bir varlık olarak, insanın doğadan öğrendiklerini hoyratça kullanmak yerine, doğayla birlikte denge esasına göre yaşaması beklenirdi. Doğayla uyumlu bir şekilde yaşamanın, diğer canlıların yaşama hakkını korumak anlamına geldiği ve birlikte birbirlerine yardımcı olmaları gerektiği bilinirdi. İnsanların doğa karşısında edindiği bilgi birikimi ile birbirlerini dinlemesi, karşılıklı olarak doğaya ve diğer canlılara saygı göstermesi sağlansaydı, sanırım bu kadar ciddi sorunlarla karşılaşmazdık.

Sosyal hayatta öğrendiklerimiz doğa ve kültürel dengeyi korumada doğru bir şekilde değerlendiremedik. Ekonomik ve güvenlik kaygılarının ötesinde, insanın yaratıcılığını ve mutluluğunu geliştirmenin ne kadar önemli olduğunu anlayabilseydik, birbirimize bu kadar zarar vermezdik. Keşke, insan olarak doğanın bir parçasıyız ve ona zarar verdiğimizde kendimize de zarar verdiğimizi anlayabilseydik Aslında beklenen, insanın planlı bir yaşam içinde organize olarak doğayla barışık yöntemler kullanmasıdır. Kızılderililer doğayı kutsamış ve ona zarar vermenin kendilerine de zarar vermek olduğunu bilerek gerçeği çocuklarına sözlü kültürle aktarmışlardır.

Doğayı Kavrayamadığımız Gibi Sosyal Yaşamı da Kavrayamadık

Doğayı bütün olarak kavrayarak, ondan öğrendiklerimizle yaşam kalitemizi artırarak yapabileceğimiz en iyi ekonomiyi ve güvenliği sağlamış olurduk. Güvenlik kaygıları, bütün dünyada toplumları birbirlerine düşman hâline getirdi, herkes birbirinin kuyusunu kazmaya çalışıyor. Bizi de ulvi değerler üzerinden tanımadığımız kişilerle,  kavgalı hâle getirdiler. Nerdeyse Dünyanın her tarafından insanlar birbirlerini tanımadan birbirleri ile savaşır durumdadırlar. Geçenlerde sanırım Yunanistan da oynana bir maçta bir İngiliz taraftar diğer takımın taraftarlarınca öldürüldü. Ölen öldüren birbirini tanımıyor. Dünyanın bazı bölgelerinde paralı askerler.   

Aslında insanın doğaya uyumlu olmayan ve bencil düşünce sisteminden kaynaklanan bu olaylara filozoflar ve bilginler hep ses yükseltmişlerdir. Özellikle de Anadolu coğrafyasında tarihi süreçte yaşayan filozoflar, bilginler ve sonrasında Anadolu Aydınlanmasının düşünürleri, insanı ve erdemliliği sıkça işlemiş ve özlü ifadeleri taşlara kazıyarak geleceğe aktarmışlardır. Bitki ve hayvan türlerinin evcilleştirildiği, ıslah edildiği, yerleşim yerlerinin kurulduğu, yazının geliştirildiği topraklarda tarihin üstünde oturuyoruz; ancak farkında mıyız, sorusunun cevabı ne yazık ki “değiliz.”

Topraklarımızda Yaşamış Filozofları Ne Anlamışız, Ne de Dinlememişiz

Kendi toprağımızda yaşamış filozofların yarattığı Anadolu Aydınlanmasını ne yazık ki kendi toprağımızda değil, ancak Batı dünyası dediğimiz Avrupa kıtasında gerçekleşerek bilim ve teknolojiyi yarattı. Biz, bize ait olan öğretileri ve felsefeyi hayata geçirerek daha gelişmiş ve mutlu bir toplum yaratarak topraklarımıza çok şey katabilirdik. Örneğin, Mevlâna Celaleddin Rumi, Yunus Emre ve diğer filozoflar insanın kendini tanıması ve gerçekleştirmesi için sevgi, hoşgörü ve bilgelik üzerine çok güzel sözler söylemişlerdi. Mevlâna, “Mesnevi” adlı eserinde şöyle der: “Ey oğul! Bil ki, sen ne ararsan kendinde ara; çünkü sen, senin aradığın şeysin” der. Yani insanın kendi içindeki potansiyeli fark etmesiyle bu potansiyelinin onu ortaya çıkarması gerektiğini vurguluyor.

Ne yazık ki ne kendimizi ne de dünyadaki yaşamı bütünlüklü olarak anlayabildik.  

Ozan Mahsunu Şerif bir türküsünde,

Seyyah oldum pazar pazar dolaştım
Bir tüccara satamadım ben beni
Koyun oldum kuzum ile meleştim
Bir tüccara katamadım ben beni ben beni
Olmaz olsun atamadım beni beni dost ben beni

Yunus Emre’nin,

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendin bilmezsin
Ya nice okumaktır

Hacı Bektaşi Veli’nin “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” ifadesinin temelinde bilgiye ve akla dayalı bilginin olmadığı yerde gelişmenin mümkün olmayacağı düşüncesi yatmaktadır. 600 yıl sonra aynı topraklarda Mustafa Kemal, “Benim manevi mirasım bilim ve akıldır …” diyerek gelecekte nasıl bir yol ve yöntem izlenmesi gerektiğini ifade etmiştir.

Keşke Üzerinde Yaşadığımız Doğanın, Kültürel Varlıkların ve Tarihin Farkında Olsak

Keşke biyolojik bir yaratık olarak kendimizi tanıyıp, kendimizi gerçekleştirmek için Karl Popper’ın dediği gibi, zihnimizdeki düşünceleri başkalarıyla tartışarak daha iyi anlamaya çalışsaydık. Gerçeklikle uyumsuz, fiziksel dünyada etkisi olmayan hayali düşünceleri tartıştırmadan ne kendi gerçeğimizi ne de dünya gerçeğini anlayabiliriz.

Düşüncelerimizi açıkça ifade edebilseydik ve eleştiriye maruz kalarak kendimizi sorgulasaydık, bugün muhtemelen dünya farklı bir yer olurdu.

Düşünce özgürlüğü, farklılıklara tahammül, doğanın yasalarına uygun yaşam, artık hepimizin omuzlarında taşıdığı bir sorumluluktur. Ne yazık ki tarihimizi bilmediğimiz gibi üzerinde yaşadığımız toprakların bize bıraktığı değerleri, fiziksel yapıyı ve kültürel değerleri okuyamadık, öğrenmedik, öğretemedik, koruyamadık ve elden çıkarıyoruz. Geçtiğimiz yüzyılda Mustafa Kemal’in fark ettiği eğitim yoluyla uygulamaya koymaya çalıştığı kavramı da anlayamadık. Dünyanın merkezinde, tarihin şekillendiği uygarlık kavşağında Anadolu’da, doğanın ve insanlığın birikimli kültürünü hoyratça kullanmanın sonuna inşallah gelmemiştir. Göbeklitepe, Karahantepe, Alacahöyük, Çatalhöyük, Efes, Ürgüp Göreme’deki yeraltı şehirleri ve Nemrut dağındaki kral heykellerinin tarihsel önemlerini anlamdık anlatamadık. Bir ucundan bir ucuna dört mevsimin yaşandığı ekolojiler diyarı (Pro rektör Prof. Mithat Özsan) Anadolu coğrafyasına 3500’ü endemik olan binlerce bitkinin yetiştiği coğrafyayı/biyocoğrafyayı anlamadan dozerlerle çam, zeytin, narenciye ağaçlarını kökünden ederek üzerine yerleşim yeri ve maden sahası açtık. Anlamadık, anlamadığımızı da anlamadık.    

Doğaya sahip çıkmak, kültüre sahip çıkmak, geleceğe sahip çıkmak, yaşama sahip çıkmak, insana sahip çıkmak. Kendimize sahip çıkmak!

Yazar Hakkında

_________________________________________

Bir Yorum Yazın

İlginizi Çekebilir

Başa dön tuşu